Serhat'ın Kitaplığı, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor

"Eski Yunanların antik kültürü incelemesi için yüzlerce yıl geriye bakması gerekiyordu ama bugün bize sıradan gelen teknolojilere sahip olmadan yaşamış insanları bulmamız için bir nesil geriye bakmamız yeterli. İnsanoğlu ilerleyişinin zaman çizelgesi sıkışmaya başladı, 'antik' ile 'modern'i birbirinden ayıran bölüm iyice daralıyor."

Başlangıç, Dan Brown (Sayfa 116 - Altın Kitaplar Yayınevi)Başlangıç, Dan Brown (Sayfa 116 - Altın Kitaplar Yayınevi)
Ferda Çalışır, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Seni Hyas ya da Hyakinthos’a, Jonquil ya da Narkissos’a ya da yüce Şiir tanrısının kayırdığı, sevgisiyle onurlandırdığı birine benzetiyordum. Mektup Shakespeare’in bir sonesinden alınıp minör perdeye aktarılmış bir bölüm gibidir. Ancak Platon’un Şölen’ini okumuş ya da güzelliği Yunan heykellerinde ifade bulmuş belirli bir ciddi yaradılışın ruhunu kavramış olanlar tarafından anlaşılabilir.

De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 56)De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 56)
Hakan KURT, Howards End'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 8/10 puan

Yazar İngiliz toplumundaki sınıf ayrımını, bu sınıfların yaşamlarını ve sınıflar arası kavgayı güzel bir dille ele almış. Bölüm sonlarında merakta bırakıp kendini okutan bir kitap.

Zelal, Küçük Prens'i inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · Puan vermedi

Kitabı ilk gördüğümde çocuklara uygun bir kitap sanmıştım ta ki arka kapağındaki "bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasının anlatıldığı kitap" yazısını görene kadar. Küçük prens gibi ben de iş adamını sevmedim. En sevdiğim bölüm çiçekle olan diyaloglarının olduğu bölümdü. Aslına bakılırsa hepimiz birer Küçük Prensiz; gördüklerimiz karşısında şaşıran,her yerden mutsuz ayrılan ve sebepsiz yere içini hüzün kaplayan..

ercanscgn, bir alıntı ekledi.
5 saat önce

1. Bölüm- 215
tanrılar dinlerler tanrıları dinleyeni.

İlyada, Homeros (Sayfa 10 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)İlyada, Homeros (Sayfa 10 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Melike Akgül, Abum Rabum'u inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · 7/10 puan

Spoiler içerir.
Kitabı okurken bunu araştırayım, şunu kenara not edeyim dediğim birçok bilgiye rastladım. Dolu dolu, ancak bazı noktalarda tekrara düşmüş. Ki bu iyi bir şey çünkü konu ile ciddi bir ön bilgisi olmayan insanlar için kolayca unutulabilecek birçok detay içeriyor. Yine de bazı şeyleri kaçırdığımı hissediyorum. Dili diğer kitaplarına nazaran oldukça sade.
Ortadoğu, ilk Mezopotamya uygarlıkları, Türkiye, Amerika’nın Ortadoğu üzerindeki planları, Batı’nın Doğu kavgası, Yahudilik, Mossad, Hristiyanlık, Hz. İbrahim’in öğretisi, CIA, MIT, Zelotlar, Grup Kardeşlik kavramları ön planda.
Bazı gizli tarikatlar Antiochos'un anıt mezarındaki hazineyi bulmaya çalışırlar. Bu açıdan tarihi kaçakçılık işlenmiş. Ancak bu hazine gerçekte bir bilgi mi yoksa değerli eşya mı bazen kafam karıştı açıkcası. Sanırım yazar iki ihtimali de işlemeye çalışmış. Ancak nasıl bir bilgi olabilir ki tüm dünyadaki semavi dinlerin algısını değiştirebilecek olsun. Bizim Türklerin amacı ise bu bilgiyi onların eline geçmesini engelleyerek Hz. İbrahim’in öğretilerinin Batı’nın eline vermemek böylece yanlış ellerdeki bu önemli bilginin farklı amaçlarla kullanılmasını engellemektir. Kitap boyunca bulunacak bu bilgilerin üç Semavi dini birleştireceği ya da büyük bir din savaşı çıkaracağı yönünde teoriler duyuyoruz. Selim hoca adındaki Sümerolog karakter ve Zelot örgütünden Zara ikilisinin sırf romanda aşk olsun, okuyucular bunu ister diye birbirlerine yakınlaştırıldığını düşünüyorum. Biraz zorlama olmuş yani. Ayrıca Japon polisi Maasaki-san karakterinin de tanımadığı bir kız için sırf Japon geleneklerinde katledilen insanların ruhlarının özgürleşmesi için intikam alınması gerektiği için yaptığı planları biraz abartılı buldum. Karakter katillerin bulunması ve iki diğer karakteri öldürmek için biraz fazla çaba harcadı gibi geldi. Ayrıca kitapta Masaaki-san’ın bu ölümlerde parmağı olduğuyla ilgili ufak ipuçları verilmiş olsa da, zorlama bulduğumdan dolayı sanırım, ancak kitap bittiğinde bu ipuçlarının farkına vardım. Gerçekten Japon polisini tanımadıkları maktullerin ruhlarını özgürleştirmede bu kadar hassaslar mı bilemiyorum. En azından halkın böyle bir kültüre sahip olduğunu öğrenmiş oldum.
Final bölümünden aklımda soru işaretleri kaldı. Tamam, klasik bir son tabi ki hazineyi buldular ancak bilinmezlik sebebiyle kimse bilgiye ulaşamasın diye anahtar diski Nemrut’un dehlizlerinde kırdılar. Peki, oradan onlarca ajanın ve teröristin bulunduğu dağdan nasıl sağ çıktılar bununla ilgili bir açıklama yapmamış yazar.
Kitapta fazla basitleştirilmiş bulduğum bir nokta var. Bazı karakterlerin ana dili İngilizce ve birçok konuşma aslında İngilizce olarak geçiyor. Ancak diyaloglar çok Türkçeleştirilmiş gibi. Bence İngilizce diyaloglara çevirilerdeki klasik dil unsurları eklenebilirdi. CIA’nin, Japon polisinin aslında İngilizce konuşuyor olduklarını unuttuğum çok zaman oldu. Acaba cancağızım İngilizce’de nasıl söyleniyor ki?
Her bölümün başında Kutsal Kitap’lardan ve apokrif metinlerden küçük hikâyeler paylaşılmasının esere tat verdiğini düşünüyorum.
İskender Pala’nın birçok kitabından biraz farklı. Bölüm başlarında kullandığı zaman ve yer açıklaması dâhil olmak üzere bazı açılardan Dan Brown kitaplarına benzediğini düşünüyorum. Çok zekice kurgulanmamış ancak verdiği bilgiler ve bu açıdan farkındalık oluşturması anlamında okunmaya değer.
Sonuç olarak bu kitaptan hangi ana fikri çıkardım: kültürümüze sahip çıkalım, Batı’nın oyunlarına gelmeyelim, tarihimiz hakkında bilinçlenelim.

(Aytmatov'un "Fujiyama" adlı tiyatro eseri hakkında yazdığım ve Aytmatov etkinliği kapsamında #28739532 paylaştığım bu yazı, eserin içeriği hakkında detaylı bilgi içermektedir.)

FUJİYAMA’DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen Fujiyama, ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı Sokrat’ı Anma Gecesi’dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep Sokrat’ı Anma Gecesi için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

İnsan, olayları yaşarken ne yaşadığını tam anlamıyla idrak edemez. Oysa dışarıdan bir bakış olup biteni daha net görmeyi sağlar. Bu, bir nevi yükselmek, olaylara yüksekten bakmak demektir. Yazarın mekan olarak bir dağı seçmiş olması bu bakımdan manidardır.

Eserin başında, kahramanlar hakkında verilen bazı küçük detaylar o kişilerin karakterleri hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olur. Herkesin Yusufbay diye çağırdığı bilim doktoru Yusuf Tatayeviç, bu yemyeşil dağa piknik yapmak üzere gelmiş ve rahat kıyafetler giyinmiş dostlarının aksine ütülü takım elbise giyinmiş ve kravat takmıştır. Bilim doktoru olduktan sonra arkadaşlarının kendisine Yusufbay demesine tahammül edemeyen, kendisini Yusuf Tatayeviç olarak tanımlamaya başlayan karakterin bu hali arkadaşları arasında da alay konusu olur.

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde yaşlı kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

BLOGUMDAN DAHA RAHAT OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rine-dair-tespitler/

1865 yılında doğan Erich Ludendorff, Alman askeri okullarının yetiştirdiği en önemli üst düzey askeri görevlilerdendir. Moltke ve Schlieffen gibi çok başarılı olmuş askerlerin yanında karargah subaylığı görevinde bulunmuştur. I. Dünya Harbi’nde gösterdiği yararlılıklar ve üstün başarılarından dolayı ‘Pour le Mérite’ ve ‘Iron Cross’ madalyalarını kazanmıştır. Doğu Cephesi’nde gerçekleşen Tannenberg Muharabesi’nde kendi ordusunun neredeyse iki katı büyüklüğündeki bir Rus ordusunu savaş dışı bırakmayı başarmıştır. Batı Cephesi’nde ise çok ufak bir kuvvet kaybı ile Liège Muharabesi’ni kazanmış ve Liège’i ele geçirmeye muvaffak olmuştur. Kaiserschlacht (Spring Offensive) Harekatı’nda İtilaf Devletleri’ne karşı birçok önemli başarı elde etmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından Adolf Hitler’in Birahane Darbesi’ne karışmıştır. Adolf Hitler hapis cezasına çarptırılırken, Ludendorff Alman ulusuna yaptığı üstün hizmetlerden ötürü beraat etmiştir. Daha sonra Almanya’nın başkanlık seçimlerinde yarışmış ancak başarısız olmuştur. Bu olayın ardından inzivaya çekilen Ludendorff kitaplar yazmıştır. 1937 yılında ölümünün ardından, Adolf Hitler’in de katıldığı bir cenaze töreni ile toprağa verilmiştir.

Ludendorff’un hayatından kısaca bahsettikten sonra şimdi eseri Topyekûn Harp hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Ludendorff tarih boyunca teknolojinin ilerlediğini ve bu teknolojik ilerlemenin cepheyi sadece bir hat değil; düşman ulusun/ulusların tüm toprakları yaptığını biliyordu. Bu yüzden kitabında cephe muharebelerinin nasıl geliştiği hakkında bilgi verirken aynı zamanda da düşman sivil halkının birlik ve beraberliğinin nasıl bozulabileceğini, propaganda faaliyetlerinin nasıl organize edilmesi gerektiğini, ülke içerisindeki gazetelerin ve televizyonların nasıl manipüle edilmesi gerektiğini ve bunların bir gereklilik olduğunu uzun uzadıya anlatmış.

Ludendorff’un kitabı önsözün haricinde toplam yedi bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan ‘Topyekûn Harbin Esasları’ kısmında, topyekûn harbin gerçekleştirilirken yapılması gereken en temel bilgilerden, savaşın doğasından, siyaset ile askeriyenin nasıl bir tutum izlemesi gerektiğinden bahsediyor. Kısacası topyekûn harple alakalı en temel bilgilerden bahsediyor. İkinci bölüm olan ‘Ulusun Manevi Beraberliği’ne Ludendorff büyük bir önem gösteriyor. Savaşı asıl kazandıracak olan etmenin manevi birlik ve beraberliğin olduğunu, ülke içinde bu birlik ve beraberlik ruhunun yükseltilmesi gerektiğini, düşman topraklarda da gerek ‘memnun olmayanlar’ın kullanılarak gerek ise propaganda faaliyetleri ile beraberlik ruhunun çökertilmesi gerektiğini belirtiyor. I. Dünya Savaşı’nda Alman İmparatorluğu’nun mağlubiyetine en büyük etkiyi Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar’ın, Yahudiler’in ve Katolik Kilisesi’nin yaptığı iddia ederek, memnun olmayan grupların nasıl baskı altına alınması gerektiğini ince ince anlatıyor. Üçüncü bölüm yani ‘Ekonomi ve Topyekûn Harp’ başlığı altında savaş öncesi ve sonrası ekonominin, iaşenin, birliklerin savaş kabiliyetlerini kaybetmemesi için gereken malzemelerin tedariklerinin nasıl sağlanacağı hakkında birçok önemli bilgi veriyor. Demir-çelik, petrokimya, kereste, çimento, mühimmat, kumaş, tahıl gibi önemli ürünlerin eksikliğinde neler olacağını, bunların temin edilmesinin orduya ekstra nasıl bir güç sağlayacağını belirtiyor. Ludendorff kitabının dördüncü (Silahlı Kuvvetlerin Gücü ve Etkinliği) ve beşinci bölümlerinde (Ordunun Bileşenleri ve Bunların Kullanımları), askerlikte sayının, arazi ve hava koşullarının öneminde bahsetmiştir. Ayrıca deniz, hava, kara olmak üzere savaş araç-gereçlerini detayları ile tanıtmıştır. Bu araç-gereçlerinin kullanımı, tamiri hakkında birçok bilgi verilmiştir. Ayrıca yine burada ordunun bileşenleri arasında bulunan sıhhiye ekiplerinden ve ordunun iaşesini düzenleyen cephe arkasında çalışan görevlilerin önemini anlatmıştır. Son bölümden önceki bölüm olan ‘Topyekûn Harbin Tatbiki’ bölümünde askerlerin, subayların veya generallerin görevlerinden bahsetmiş, çeşitli durumlara göre izlenecek harekat planlarını açıklamıştır. Seferberliğin, emir-komuta zincirinin öneminden bahsetmiştir. Ele geçirilmiş toprakların nasıl kullanılacağına, geri çekilmenin nasıl yapılacağına dek birçok alanda yazan Ludendorff, tüm kitabında olduğu gibi kitabının bu kısmında da askeri tecrübelerinde sık sık yararlanmaya ihmal etmemiştir. Topyekûn Harp’in son bölümü ise ‘Başkomutan’dır. Bu kısmın üzerinde pek fazla durmak istemiyorum. Ancak tarih hakkında az buçuk bir fikri olan arkadaşlar için bu kısımda tarihimizden gösterilebilecek en güzel örnek M. Kemal’dir. Zaten Ludendorff’un bu bölümde anlattığı hemen hemen tüm vasıflar, M. Kemal’in kişiliği ve eğitimiyle benzerlik göstermektedir.

Kısaca bir özet yapmak gerekirse Ludendorff bu eserinde askeri anılarından hareketle, bir topyekûn harbin tüm alanlarıyla nasıl gerçekleşmesi gerektiğini anlatmıştır. Ordu ve ulus için nelerin önemli olduğundan, cephenin ve cephe gerisinin görevlerinden, komutanların yapması ve yapmaması gereken faaliyetlerden, ikmalden, mühimmattan, erzaklardan ve daha birçok konudan detaylarıyla bahsetmiştir. Alman İmparatorluğu’nun yenilgisinin nedenleri üzerinde de uzun uzun duran Ludendorff, I. Dünya Savaşı’nın en önemli simalarından birisinin görüşlerinin öğrenilmesi açısından çok önemli bir kaynak. Konu ile ilgili olan herkese tavsiye ederim. İyi okumalar.

Mustafa Can, Beni Neden Sevmedin?'i inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitap tüm diger kitaplardan farkli bölüm bölüm anlatim olarak akici bir anlatimi bulunmakta güzel bir kitap hoşunuza gideceginden eminim :) tek sevmedigim kısmı kısa suruyor sayfa sayisi az 1000 sayfa olsa keşke diyerek okucaksiniz.

Şair diyor ki;
Tek sahipliğimiz, bilmem kaç gram et ve içine sığınan kemik. Onu da toprak alır. Elde var ölüm, hüzünlü son bölüm.