• 320 syf.
    ·10/10
    Sakin olun.Herkes derin derin nefes alsın.Hayat güzeldir.Olduğunuz gibi davranın ve nazik olun.Sevginin kendisi olun.Sanki sevgi varmış gibi.
    Sürekli yeni bir şeyler öğrenerek oyalanıyorduk.Hatırlamamız gereken milyonlarca şey vardı.Bütün bu öğrendiklerimizin bizi daha akıllı yapacağını sanıyorduk.Ama bizi aptallaştırmaktan başka bir işe yaramadı.
    Aldığımız her nefes bir seçim.Geçen her dakika bir seçim.Olmak ya da olmamak.Kendimizi merdivenden atmadığımız her an bir seçimdir.Arabanızı duvara çarpmadığınız her an hayata yeniden başlıyorsunuz.
    Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey,insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu.O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda,onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.
    Yeraltı edebiyatı denince ilk akla gelen isimlerden Chuck Palahniuk.Benim hem yazarla hem de yeraltı edebiyatıyla tanışmama vesile “Gösteri Peygamberi”.Kitabın ismini ve arka kapak yazısını oldukça iddialı bulduğumdan hiç düşünmeden almıştım kitabı.Hiç yanıltmadı beni.Yazarın sivri diline,mizah yoluyla dokundurmalarına sık sık şahit oluyorsunuz çünkü.
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki 1. sayfadan ve 1.bölümden başlamıyor kitap.47.bölüm 312.sayfadan geriye doğru daha doğrusu sondan başa nasıl bu hale geldiğini anlatıyor kitap kahramanımız Tender Branson.Creedish tarikatına üye olan Tender Branson’ın tarikatın tüm üyelerinin toplu intiharıyla değişen hayatını dile getiriyor.Aslına bakarsanız yaşadığımız zaman diliminin en büyük sorunlarından biri olan tüketim toplumunun amaçsız yaşamını gözler önüne seriyor.Oldukça çarpıcı bir dille üstelik.Bunun yanı sıra tarikatın dini kullanarak üyeleri istediği gibi yönlendirdiğini,üyeler üzerinden fazlasıyla yararlandığını da görüyoruz.
    Açıkçası başta yeraltı edebiyatı okumakla ilgili kafamda soru işaretleri vardı.Fakat kitap beni fazlasıyla etkiledi.Yazarın anlatım tarzına bayıldım.Yeraltı edebiyatının en iyi kitaplarından biri kabul edilmesine şaşırmamalı.
  • 320 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Yazar bu kitabında duygu yoğunluğuna ağırlık vererek kendi hayatından etrafında gördüklerinden “Anlık”kesitler sunmuş. Kendi hayatını yazmak yerine böyle 1-2 sayfalık anılar anlatmış. Doğu-Batı duvarı,iç savaş,gözaltına alınmalar,Suriyeli çocuklar hayvan sevgisi,hayvan sevgisizliği vb.bir çok konu ele alınmış. Kelimele kullanımı Oya Baydar’ı Oya Baydar yapan özellikler bence. Çok duru çok net çok sade. Ama sadeliğin altında acıma,nefret,ölüm bütün duygular okuyana geçiyor. Sanırım en trajikomik bölüm bana göre yıkılan Doğu-Batı duvarının parçalarının satılması. İnsanlara karşı hüzün ve sevinç karşı duygular oluşturuyor insanda. Öyle ki talep arttıkça arttıyor. Arz-talep meselesi olunca talep artınca fiyatlar da artıyor. İçimi en çok hüzünlendiren bölüm ise hayvanların anlatıldığı anlık kesitler oldu. Öldürülen katledilen köpekler yavru köpekleri ellerinden alınan çocuklar. Gerçeklerle yüzleştirirsen yazar çok güzel bir duygu temasında bulunmuş. Yazarken o duyguyu size geçirmeyi hedeflemiş ve hedefinde başarılı olmuş. En azından ben kendi adıma okuduğum bütün Oya Baydar kitaplarında bunu hissettim. Çok sağlam bir kalemi var yazarın. Bu özelliklerine rağmen çok bilinmiyor oluşu üzücü. Umarım değerini çok geç olmadan anlarız. Çünkü hep dediğim gibi ülke olarak “Keşke”demeye bayılıyoruz. Umarım Oya Baydar için iyi deriz.
  • Nasıl başlasam bilemiyorum. Bir film izledim ve içimde yıllar önceden itibaren birikmiş Vincent merakım şimdi an itibaren parmaklarımdan dökülmek için can atıyor.
    Sanıyorum 13-14 yaşlarımdayken sıkı takipçisi olduğum Doctor Who adlı dizide Vincent ve onun hayatıyla tanıştım. Daha öncesinde Yıldızlı Gece Tablosunu görmüş ve fazlasıyla etkilenmiştim. Ancak bir tablonun ardındaki koskoca merak uyandıran hayattan bi haberdim. Neyse Doctor yine geçmişe bir yolculuk yapıyordu yanındaki Amy ile… Ve Vincent’ın yaşadığı yere ve onun yaşadığı döneme gidiyorlardı.


    (İzlemek isteyenler için şuraya iliştireyim. https://dizipub.co/...sezon-10-bolum-izle/ )
    Bu bölüm beni çok etkilemişti ve Vincent’a aşık olmuştum. Sonra tablolarına baktım. Her resmi içimde tarifi zor bir şey uyandırıyordu, hala da o şeyi tarif edemiyorum…

    Vincent sanatının insanları etkilemesini istiyordu etkilemesini ve “ne kadar derin” demelerini. Resim yapmaya başladığından ölümüne kadar geçen 8 yılda tam 800 tablo yapmış ve o yaşarken sadece bir tanesi sadece BİR TANESİ satılmış. Bir insan takdir edilmek ister yaptığı işin değerli olduğunu hisseder ve bu yüzden çalışır. Yaptığı şey için takdir topladığında motive olur daha canlı çalışır, arzuyla, azimle. Ancak Vincent tam 8 yıl birçok ithama maruz kalarak resimlerini yapmaya devam etmiş. Belki istediği takdiri ve satışları yakalasaydı intihara kalkışmazdı. Çünkü istediği satışlar olsaydı kardeşini maddi anlamda yıprattığı düşüncesi onu buna itmeyecekti. Böyle bir şey olmayacaktı çünkü. Yaşarken üreten insanların değerini neden bilemiyoruz da öldükten sonra bu kadar kıymetini anlıyoruz? Bu çok büyük bir gaddarlık değil mi? Bu kadar derin ve hassas bir ruh neden anlaşılmadı? Neden dışlandı yaşadığı dönem…

    * “İnsanları sevmekten daha sanatsal bir şey olmadığını düşünüyorum” diyen bir insanın iç dünyasının ne kadar güzel olduğunu tahmin bile edemiyorum… Ruhu ay çiçekleriyle dolu bir insan nasıl oldu da intihar edebildi? Hayat insanı bazen farklı şeylere zorluyor, hayatla ölüm arasında seçim yapmaya bazen de…

    * “Ama yıldızlara bakmak beni hep hayallere daldırıyor.”

    Yıldızlar bu kadar güzelken insanlar neden başları eğik geziyor? Neden gökyüzüne bir kere bile bakmazlar gün içinde? Gözleri gökyüzünde olan bir insanın kötü şeyler düşünebileceğine asla inanmam. Doğanın güzelliğini fark etmiş bir insan yaşadığı her şeyde her yerde güzelliğe dair şeyler bulabilir… Hayat öyle temiz ve güzel ki bunu insanlardan başka hiçbir şey bozmuyor…

    “Sonra birden sessizleşti. Çirkin bir karga ona yaklaştığı için çok mutlu görünüyordu. Yemeğini yemesini umursamıyordu. Kendi kendime düşündüm ve bu adam ne kadar yalnız ki hırsız bir karga bile onu neşelendirebiliyor…”
    Yazdığım alıntılar filmden ve Vincent’ın Theo’ya (kardeşi) mektuplarından…
    Gelelim izlediğim ve beni bu yazıyı yazmama iten filme…

    Film önce gerçek aktörlerle çekilmiş ve Van Gogh tarzında çizilen 125 ressamın çizimleriyle birleştiren resimlerle eşleştirilmiş. Animasyon tadında bir film. Her sahnenin bir resim olduğunu düşünürsek tamamen resimlerden oluşan bir film. Müzikler gerçekten çok etkileyici, sahneler gerçekçi ve vurucu…
    Filmin konusu Vincent’ın abisine yazdığı son mektubun ulaştırılması… İşler işte burada başlıyor ve onun ölümüne dair dedektif edasıyla bir yolculuğa çıkıyoruz…

    Bu harika filmi izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyor ve okuduğunuz için teşekkür ediyorum…

    Film için yapılmış bu parçayı da şuraya bırakıyorum…https://youtu.be/vp5qJlr4go0
    Filmi izlemek için http://www.hdfilmcehennemi2.org/...sevgilerle-izle.html
    Filmin fragmanı için https://youtu.be/CGzKnyhYDQI


    “Ressamın hayatında ölüm en zor şey olmayabilir. Bu konuda pek bir şey bilmediğimi de belirtmeliyim. Ama her zaman yıldızları görmeyi düşlerim. Niçin gökteki yıldızlar bizim için erişilmez olsunlar? Belki bir yıldıza gidebilmek için ölümü göze alabiliriz. Ve Böylesi bir ölüm huzur içinde ölüme yürümek değil midir? Şimdi yatacağım, çünkü geç oldu. İyi geceler ve iyi şanslar dilerim. İçtenlikle. Sevgiler Vincent.”

    Herkese güzel bir gece diliyorum…
    Huzurla.
    Sevgiler İnci Küpeli Kız
  • 336 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    #kafes Dışarıda bir şey var..
    Görülmemesi gereken korkunç bir şey…Ona atılan bir bakış kişiyi ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor... Josh malerman 336 sayfa soluksoluga okuduğum bir kitap daha.. filmi çekildiğini duyunca yorum beklesin önce izlemeliyim dedim. Ve #birdbox izlemelisin kitaba bağlı kalarak çekilmiş ender filmlerden çok basarili bazı sahneler çıkarılmış bazıları eklenmiş ama kitaptaki duygu, gerilim kaybolmamış aynen sonuna kadar tüm hücrelerinizde hissediyorsunuz. Kitap kapağı kapanıyor ama kitap orda bitmiyor bir sure daha kafanda,hislerimde kalıyor .Etkileyici bir anlatım ve uzun süre etkisinden kurtulamadağım bir kurguya sahip.Elinden bırakamıyorsun okurken her sahne gözünde net canlanıyor dil sade ve akıcı gerilim dolu değişik bir konu.
    Malorie ve iki çocuğu, olayların başlangıcından beş yıl sonra hayatta kalmayı beceren bir avuç insan arasındaydı. Nehrin kenarındaki terk edilmiş bir evde çocuklarıyla yaşayan Malorie, ailesinin güvende olabileceği bir yere gitmenin hayalini kuruyordu. Fakat onları bekleyen yolculuk tehlikelerle doluydu.
    Maloeri'nin Oğlan ve Kız'la beraber ormandan gelen seslerin ardından nehirde, kayıkta, gözleri bağlı olarak yaşadıkları şeylerin anlatıldığı bölüm, hayatımda okuduğum en ürkütücü, tüylerimi diken diken eden sayfalardı. Korku gerilim sevenlere tavsiy ederim ve bu ödülleri hakediyor bu kitap. This Is Horror Ödülü - En İyi Roman Michigan Notable Book ÖdülüBram Stoker Ödülü - En İyi İlk Roman FinalistiGoodreads En İyi Korku Romanı Finalisti
    James Herbert Korku Ödülü FinalistiShirley Jackson Korku Ödülleri Finalisti
    hâlâ okumadın ve almaya tereddüt mü ediyorsun? Ahaha komik olma. Mutlaka okumalısın bunu okumadan ölmemelisin🤣
  • 1062 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ne demektir bu? Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi cezalandırmaya hakkı yoktu.
    V. Nabokov

    Bu kitabı okurken aklıma sürekli Gustave Flaubert'in Madam Bovary eseri geldi konusu ayni. Anlatımda Lev Nikolayeviç Tolstoy ve Gustave Flaubert anlatım farkları olsa bile genel kapsamları birbirine çok benziyor bu sebepten. Iki eserde birbirine yakın yazilmasi ve o devrin kültürünü yansıtıyor. Iki efsane eseri karşılaştırarak uzun bir inceleme yazabilirdim. fakat şuanda yazacağım bölümler hakkında bilgilendirmede uzun olduğu için bu kadar giriyor ve hemen bölümler hakkında bilgiye geçiyorum.
    Bu bilgiler kitabın sonsöz kısmından yardım alınmıştır

    Tolstoy'un büyük romanı Anna Karenin'in yapısını doğru biçimde anlayabilmemize yarayacak anahtar hangisidir acaba? Romanın yapısını açan tek anahtar Anna Karenin'i zaman açısından değerlendirebilmektir. Tolstoy'un amacı ve başarısı belli başlı yedi insan yaşamını alıp bunları eşleştirmek olmuştur; Tolstoy'un sihirbazlığının bizde uyandırdığı hazzı akıl düzeyine çıkarmak istiyorsak bizim de bu eşleştirmeyi izlememiz gerekir.
    İlk yirmi bir parçanın ana konusu Oblonskilerin başına gelen felakettir. Bunlar iki yeni konunun da filizlenmesine yol açar; 1) Kiti-Levin-Vronski üçgeni, 2) Vronski-Anna izleğinin belirmesi. Dikkat ederseniz, erkek kardeşiyle karısının arasını bulan (bunu ateş gözlü tanrıça Athena'ya yaraşır bir zarafet ve bilgelikle yapar) Anna, aynı zamanda Vronski'yi ele geçirerek Kiti-Vronski olasılığını şeytanca ortadan kaldırır. Oblonski-Doli anlaşmazlığı ile Kiti'nin hıncı kadar doğallıkla çözüme kavuşturulamayacak olan Vronski-Anna izleğini hazırlayan olaylar, Oblonski'nin evlilik dışı serüvenleriyle Şçerbatskilerin kırgınlığıdır. Doli, kocasını çocuklarının hatırı ve aslında onu sevdiği için bağışlar; Kiti ise iki yıl sonra Levin'le evlenir ve bu, tam Tolstoy'un gönlüne göre, kusursuz bir evlilik olur. Ama kitabın karanlık güzeli Anna, önce aile yaşamının yerle bir olduğunu görecek sonra da ölecektir.
    "Birinci Bölüm" boyunca (34 parça) bu yedi kişinin yaşamı zamana karşı yarışta başa baştır; Oblonski, Doli, Kiti, Levin, Vronski, Anna ve Karenin. Evli çiftlere baktığımızda (Oblonskiler ve Kareninler) bunların birlikteliğinin başından zedelenmiş olduğunu görürüz. Gene başta, Oblonskilerin birlikteliği onarılırken Karenin'kilerinki çatlamaya başlar. Çift olmaları olası kişilere gelince, bunların aralarındaki bağlar da tamamıyla kopar; henüz tasarı halindeki Vronski-Kiti çiftiyle gene henüz taslak halindeki Levin-Kiti çifti... Sonuç Kiti'nin eşsiz kalması, Levin'in eşsiz kalması, Vronski'nin de (Anna ile çift olmaları henüz kesinlik kazanmamıştır) Karenin çiftini ayıracak bir tehlike olarak belirmesidir. O halde ilk bölümdeki şu önemli noktalara dikkat çekelim; yedi ilişki iskambil kâğıtları gibi yeniden karıştırılmıştır; başa çıkılması gereken yedi insan yaşamı vardır (kısa parçalar arada mekik görevi görür); bu yedi insan yaşamı zamana karşı yarışta başa baştırlar, zaman ise 1872 Şubat'ında başlayan zamandır.
    35 parçadan oluşan ikinci bölüm bütün kişiler için aynı yılın, 1872'nin Mart'ında açılır. Derken garip bir durumla karşı karşıya kalırız. Vronski-Anna-Karenin üçgeni hâlâ eşsiz Levin ve hâlâ eşsiz Kiti'den çok daha çabuk yaşanır. Romanın yapısı açısından çok ilginç bir noktadır bu; eşler, eşi olmayanlardan daha hızlı bir varoluş sürdürürler. Önce Kiti çizgisini izleyelim. Eşini bulamamış Kiti, Moskova'da solup gitmektedir. 15 Mart sıralarında ünlü bir doktor tarafından muayene edilir. Kiti, kendi başındaki dertlere karşın gene de Doli'nin kızıla yakalanmış altı çocuğunu (bebek henüz iki aylıktır) sağlığa kavuşturmayı başarır. Derken 1872 Nisan'nın ilk haftasında anne babası onu alıp Soden adlı bir Alman kaplıcasına götürürler. Bu olaylar ikinci bölümün ilk üç parçasında olup biter. Şçerbatskilerin peşine takılıp Soden'e gitmemiz ise XXX. parçayı bulur. Orada zaman ve Tolstoy, Kiti'yi tamamen iyileştireceklerdir. Bu iyileşme süresince beş parça ayrıldıktan sonra, Kiti, Rusya'ya dönerek Oblonskilerle Şçerbatskilerin taşradaki arazisine gider; arazi Levin'in arazisinden birkaç mil ötede, tarih 1872 yılının Temmuz sonudur ve Kiti açısından ikinci bölüm bitmiş bulunmaktadır.
    Gene ikinci bölümde, Levin'in Rus taşrasındaki yaşamı, Kiti'nin Almanya'daki günleriyle doğru olarak eşleştirilir. XII'den XVII'ye kadar olan altı parçalık bir öbekte Levin'in taşradaki arazisinde yaptığı işleri öğreniriz. Levin, Vronski ile Kareninlerin St. Petersbug'daki yaşamlarını konu edinen iki parça öbeği arasına sıkıştırılmıştır. Buradaki en önemli nokta, Vronski-Karenin takımının Kiti'den ya da Levin'den bir yıl kadar daha önde yaşamalarıdır. İkinci bölümün ilk parça öbeğinde (V'ten XI'e kadar) koca surat asar. Vronski üsteler, derken II. parçada, yani neredeyse bir yıllık üstelemenin sonucunda, Vronski teknik terimle, "Anna'nın âşığı" olur. Ekim 1872. Levin ile Kiti'nin yaşamında ise zaman hâlâ 1872 ilkbaharıdır. Onlar aylarca geridedirler. 18'den 29'a kadar olan on iki parçalık öbekte, Vronski-Karenin zaman-takımı (güzel bir Nobokov buluşu: zaman-takımı. Kaynak belirtmeden kullanmayınız!) yeni bir atağa kalkar. Burada ünlü at yarışı sahnesi, ardından Anna'nın kocasına itirafı yer alır. Ağustos 1873. (Romanın bitimine daha üç yıl var.) Derken gene mekik; 1872 ilkbaharına, Almanya'daki Kiti'nin yanına geri döneriz. Böylece ikinci bölümün sonunda garip bir durumla karşı karşıya kalırız; Kiti'nin yaşamıyla Levin'in yaşamı, Vronski-Kareninlerin yaşamının on dört ya da on beş ay gerisindedir. Tekrarlamak gerekirse, eşliler eşsizlerden daha hızlı hareket etmiştir.
    32 parçalık üçüncü bölümde biraz Levin'in yanında oyalanır, sonra onunla birlikte, tam Kiti'nin oraya gelmesinden önce Oblonskilerin arazisinde Doli'yi ziyaret ederiz. Sonunda XII. parçada yani 1872 yazında, Levin, Almanya'dan dönen Kiti'yi tren istasyonundan dönerken atlı arabada görür. Çok hoş bir karşılaşmadır bu. Bir sonraki parçalar öbeği bizi Petersburg'a, Vronski'nin ve hemen yarış sonrası (1873 yazı) Kareninlerin yanına götürür, sonra gene 1872 Eylül'üne, Levin'in arazisine döneriz. Levin, buradan 1872 Ekim'inde ayrılarak Almanya, Fransa ve İngiltere'yi kapsayan amacı belirsiz bir yolculuğa çıkar.
    Şimdi, şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Tolstoy zor durumdadır. Tolstoy'un âşıkları ile aldatılmış kocası hızlı yaşarlar. Bekâr Kiti ile Levin'i çok geride bırakmışlardır. Dördüncü bölümün ilk on altı parçasında zaman, Petersburg'da kış ortasıdır. Ne var ki Tolstoy bize hiçbir yerde Levin'in yurtdışında tam olarak ne kadar kaldığını söylemez. Anna-Vronski zamanı ise, sadece ikinci bölümün XI. bölümündeki Anna'nın Vronski'nin sevgilisi olmasıyla ilgili zaman-dizinsel bir not ile desteklenir. Vronski, Anna'ya "evet" dedirtinceye kadar bir yıl onun peşinden koşmuştur. Levin-Kiti zamanı da tam bu kadarlık bir gecikme gösterir işte. Ama okuyucu zaman çizelgesini her an gözünün önünde bulundurmadığı için –iyi okuyucular bile çok ender yapar bunu– Vronski-Anna parçalarının Kiti-Levin parçalarıyla tamamen eşzamanlı ilerlediğini ve her iki yaşam çevresindeki çeşitli olayların aşağı yukarı aynı zamanda olup bittiğini düşünüp hissetmek yanlışına düşeriz. Okuyucu, uzamda mekik dokuduğumuzun, Almanya'dan Rusya'ya, taşradan Petersburg'a ve Moskova'ya gidip geri döndüğümüzün farkındadır tabii. Ama zaman içinde de, mekik dokuduğumuzu bilmeyebilir. Vronski-Anna için ileriye doğru, Levin-Kiti için geriye doğru.

    Dördüncü bölümün ilk beş parçasında St. Petersburg'da, Vronski-Karenin izleğinin gelişmelerini izleriz. 1873 yılının kış ortasıdır. Anna'nın Vronski'den çocuğu olacaktır. VI. parçada Karenin politik bir görev dolayısıyla Moskova'ya gider. Bu sırada Levin de yurtdışına yaptığı bir yolculuktan dönmüş, Moskova'ya gelmiştir. IX'dan XIII'e kadar olan parçalarda, Oblonski evinde bir akşam yemeği verir (1874 yılının Ocak ayının ilk haftası), bu yemekte Kiti ile Levin yeniden karşılaşırlar. Bendeniz zaman-bekçisi, o ünlü tebeşirle yazma sahnesinin romanın başlangıcından tam iki yıl sonraya rastladığını söyleyeceğim size; ne var ki, hem okuyucu hem de Kiti için (iskambil oyunu oynanan masada Kiti'nin Levin ile konuşurken yaptığı kimi göndermeleri hatırlayın) yalnızca bir yıl geçmiş bulunmaktadır. Demek ki şöyle bir şaşılası gerçekle karşı karşıyayız: Anna'nın bir yandaki fizikî zamanıyla Levin'in öte yandaki ruhanî zamanı arasında, boşboğazca bir fark bulunmaktadır.
    Dördüncü bölüme, yani romanın tam ortasına geldiğimizde, yedi kişinin yaşamı gene başta 1872 Şubat'ında olduğu gibi başa baştır. Anna ile benim takvimime göre tarih 1874'ün Ocak ayı, okuyucuyla Kiti'nin takvimine göre ise 1873'ün Ocak ayıdır. Dördüncü kitabın ikinci yarısı (XVII-XXIII. parçalar arası) bize Anna'nın Petersburg'da çocuk doğururken neredeyse ölüşünü anlatır. Bunu Karenin'in Vronski ile geçici olarak barışması ve Vronski'nin intihar girişimi izler. Dördüncü bölüm 1874 Mart'ında sona erer. Anna kocasından kopar, sevgilisiyle İtalya'ya gider.
    Beşinci bölüm otuz üç parçadır. Yedi kişinin yaşamı uzun süre başa baş gitmez. İtalya'daki Vronski ile Anna gene öne geçerler. Bu oldukça sıkı bir yarıştır. Levin'in ilk altı parçadaki evliliği 1874 ilkbaharının başlarına rastlar. Levinler yeniden, önce taşrada sonra da Levin'in kardeşinin ölüm döşeğinin başucunda (XIV-XX. parçalar arası) ortaya çıktıklarında, tarih 1874 Mayıs'ının başlarıdır. Oysa Vronski ile Anna (bu iki parça öbeği arasına sıkıştırılmışlardır) iki ay önde olup Roma'da pek de içlerine sinmeyen bir temmuz geçirmektedirler.
    İki zaman-takımı arasındaki eşleştirme halkası, eşsiz kalan Karenin'dir artık. Belli başlı yedi roman kişisi olduğuna, romanın olay örgüsü onların çiftler halinde düzenlenmesine dayandırıldığına, yedi de tek sayı olduğuna göre, bir kişinin dışarıda (ve eşsiz) kalması zorunludur. Başlangıçta grup dışı olan, fazladan olan Levin'di; şimdi Karenin'dir. 1874 yılının ilkbaharına, Levinlerin yanına döner, sonra da Karenin'in çeşitli uğraşlarına eşlik ederiz. Bu da bizi giderek 1875 Mart'ına kadar getirir. Bu arada Vronski ile Anna, İtalya'da bir yıl kaldıktan sonra Petersburg'a geri dönmüşlerdir. Anna, onuncu yaş gününde küçük oğlunu görmeye gelir. Aşağı yukarı 1 Mart sıraları. Dokunaklı bir sahne. Hemen bunun ardından o ve Vronski, Vronski'nin taşradaki arazisinde oturmaya giderler. Elverişli bir rastlantı sonucu Vronski'nin arazisi, Oblonski ile Levin'in arazilerinin bulunduğu bölgededir.
    Bir de bakarız ki, bizim yedi kişi altıncı bölümde gene başa baş götürüyorlar yarışı. (Altıncı bölüm 1875 Haziran'ından Kasım'ına kadar otuz ik parça sürer.) 1875 yazının ilk yarısını Levinler ve onların akrabalarıyla geçiririz; derken temmuzda Doli Oblonski bizi arabasına alır, Vronskilerin arazisinde biraz tenis oynamaya götürür. Geriye kalan parçalarda, Oblonski, Vronski ve Levin 1875 Ekim'inin ikinci günü yerel seçimlerde bir araya gelirler, bir ay sonra da Vronski'yle Anna, Moskova'ya dönerler.
    Yedinci bölüm otuz bir parçadan oluşur. Romanın en önemli kısmı, trajik doruk noktası burasıdır. Şimdi hepimiz 1875 Kasım'ında Moskova'da, hepimiz başa başızdır; içimizden altısı, üç çift, güvensiz, çoktan araları açılmış Anna-Vronski, çoğalan Levinler ve Oblonskiler Moskova'dadır. Kiti'nin bebeği doğar ve 1876 Mayıs'ının başlarında Oblonski'nin yedeğinde St. Petersburg'daki Karenin'i ziyaret etmeye gideriz. Sonra geriye Moskova'ya. Bundan sonra, XXIII'ten yedinci kitabın son parçasına kadar süren, Anna'nın son günlerine ayrılmış bir öbek parça başlar. Bu ölümsüz sayfalara ayrıca değineceğim.
    Sekizinci yani son bölüm on dokuz parçadan oluşur, fazlalıkları olan bir bölümdür. Tolstoy bölüm boyunca çeşitli yerlerde kullandığı bir yöntemi, kişileri bir yerden ötekine taşıyarak olayı da bir gruptan ötekine aktarma yöntemini kullanır. Romanda trenler ve atlı arabalar önemli bir yer tutar; ilk parçada Anna'nın Petersburg'dan Moskova'ya sonra da geriye, Petersburg'a yaptığı iki tren yolculuğu vardır. Oblonski ile Doli romanın kimi noktalarında öykünün gezginci temsilcileri olarak okuyucuyu Tolstoy'un istediği yerlere alıp götürürler. Aslını isterseniz, Oblonski gidiş geliş yazara yaptığı hizmetler dolayısıyla bol maaşlı kolay bir işe kapılanır. Sekizinci ve son bölümün ilk beş parçasında Levin'in üvey kardeşi Sergey'in Vronski'yle aynı trende yolculuk ettiğini görürüz. Savaş haberlerine yapılan çeşitli göndermeler yüzünden tarihi kestirmek kolaydır. Doğu Avrupalı Slavlar, Sırplar ve Bulgarlar Osmanlılara karşı savaşmaktadırlar. Tarih Ağustos 1876'dır; bir yıl sonra Rusya, Osmanlılara resmen savaş açacaktır. Vronski'yi cepheye giden gönüllülerin başında görürüz. Aynı trende yolculuk eden Sergey, Levinleri ziyaret etmeye gitmektedir, böylece sadece Vronski değil Levin izleği de bir sonuca bağlanır. Son parçalar Levin'in taşradaki aile yaşamına ve Tolstoy'un yol göstericiliğinde el yordamıyla Tanrı'yı arayıp bulmasına ayrılmıştır.
    Tolstoy'un romanının yapısı konusunda bu söylediklerimden romandaki geçişlerin, Madam Bovary'nin[229] bölümleri arasındaki gruptan gruba geçişlerden çok daha az ayrıntılı, çok daha az esnek olduğu anlaşılacaktır. Flaubert'deki akıcı bir paragrafın yerini Tolstoy'da ansızın çıkagelen kısacık bir parça tutar. Ama Tolstoy'un Flaubert'den daha fazla sayıda kişinin yaşamıyla başa çıkmak zorunda olduğu bir gerçektir. Flaubert'te, at üzerinde bir gezinti, bir yürüyüş, bir dans, kasabadan kente at arabasıyla yapılan bir yolculuk, sayısız küçük olay, küçük gidiş gelişler, bölümler içinde sahneden sahneye geçişleri sağlar. Tolstoy'un romanında ise düdüklerini çalıp buharlar saçarak gelip giden trenler, roman kişilerini taşımaya ya da öldürmeye yarar. Bölümden bölüme geçişlerde, aradan şu kadar zaman geçti ya da şu, şu insanlar şurada şunu yapıyorlar gibi geleneksel yöntemler kullanılır. Flaubert'in şiirinde çok daha fazla müzik vardır; yazılmış yazılacak en şiirli romanlardan biridir onunki. Tolstoy'un büyük romanında ise kas gücü vardır.
    Kitabın yarış terimleriyle özetlemeye çalıştığım iskeleti budur işte; önce yedi kişinin yaşamları başa baştır, sonra Vronski ile Anna bastırır. Levin ile Kiti'yi geride bırakır, sonra yedisi birden başa baş gelir, derken harika bir kurmalı oyuncağın öne fırlamasına benzer bir hareketle Vronski ile Anna yeniden başı çekerler; ama uzun sürmez bu. Anna yarışı bitiremez. Öbür altısı arasında Tolstoy'un ilgisini ayakta tutmayı başarabilenler ise sadece Kiti ve Levin olur.
  • 184 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    "Böyle akıntıya karşı kürek çekerek, durmaksızın geçmişe doğru sürükleniyoruz."

    Amerika'nın, I. Dünya savaşı sonrası, alkolün yasaklandığı ve bu yasaklamalar sonucu kaçakçılık ve suç şebekelerinin ortaya çıktığı, Caz müziğinin doğduğu ve popüler hale geldiği "Caz Devri" olarak adlandırılan 20'li yıllarını konu almaktadır.

    Kitap; verdiği ihtişamlı partilerle tanınan baş karakterlerimizden Jay Gatsby'nin yaşadıklarını konu almaktadır. Gatsby'nin asıl amacı, 5 yıl önce aşık olduğu fakat birlikte olamadığı (bunun en büyük nedenlerinden biri sosyal statü farkıdır) Daisy'e ulaşmaktır. Daisy'nin rıhtımının ucundaki yeşil ışık; ona bu arzusunu ve bu arzuya ulaşması için gerekli olan tek şeyi 'parayı' temsil etmektedir. Bu amaçla kendini sahte bir Amerikan rüyasının içerisinde bulur.

    Kitabın asıl teması 'aşk' olmasada, 5 yıldır böyle bir aşkı içinde barındıran birinin duygularının derinliği kitapta daha iyi yansıtılabilirdi.

    Para üzerine kurulu çarpık ilişkiler,insanların ben merkezciliği, beyaz ve siyahi ırk ayrımı kitapta değinilen diğer konular arasındadır.

    Başlarda kitaba adapte olamadım, kitap beni içine aldığındaysa malesef son birkaç bölüm kalmıştı. Kitabı daha iyi anlamlamdırabilmek için anlatılan dönemin toplumsal ve ekonomik durumunu incelemekte fayda olduğunu düşünüyorum.
  • Kaynana:
    Gelin geldi han geldi,
    Evleri yıhan geldi,
    Elinde iki ülgüc,
    Başımıza gırhan geldi.
    Gelin:
    Dağda direk gaynana
    Tövlede kürek gaynana,
    Oğlun éve gelende,
    Menden zirek gaynana.