• bu bolumu kesın burada buluruz
    http://www.fullhdfilmizle123.com
  • Kitapta, matbaanın gelmesi, itfaiye teşkilatının kurulması gibi büyük işlere imza atan İbrahim Paşa’nın isyana kurban gitmesini okurken diğer taraftan da Patrona Halil isyanını gerçekleştiren kişilerin ve dönemin etraflıca incelemesini okuyoruz.
    Muşkaralı İbrahim’in önce Vezir sonrasında da Damat İbrahim Paşa oluşunun anlatıldığı bölüm hayli ilgi çekiciydi.
  • Edebiyatın ilham aldığı alanlardan biri şüphesiz ki tarihtir. Tarihsel gerçekliklerin özgün ve dikkat çekici bir üslupla aktarılması bizi geçmiş dönemlere, savaşlara, insanları ilgilendiren hayat hikâyelerine götürür.

    Tarihin genellikle erklerin kontrolünde yaşandığı ve her çatışmadan en büyük payı kadınların aldığı düşünülürse, Marta Sofia’nın kaleme aldığı Agora isimli roman, bunu gösterebiliyor olmasıyla edebiyat alanında önemli bir görev üstleniyor. Öncelikle bu eserin adını irdeleyelim. Agora; Eski Yunanca’da sosyal, ticaret ve siyasi yönleriyle gelişmiş olduğundan şehir merkezi anlamına geliyor. Toplanma yeri de diyebileceğimiz bu merkezler kimin elindeyse yönetim ona ait oluyor. Şehirdeki seçimler, duyurular ve benzeri organizasyonlar bu meydanda yapılırmış. Kütüphane ise Agoranın en merkezi yerinde kale gibi inşa edilmiş, korunaklı bir yapı. Bu yapının içinde kütüphanenin yanı sıra tiyatro, dinlenme yerleri, derslikler, arşiv gibi birçok bölüm bulunuyor. Kısacası dev bir kültür kompleksi.

    Romanın konusu, milattan sonra 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; o dönemdeki din, siyaset, hırs ve çıkar ilişkileri üzerinden evrensel meseleler ele alınıyor. Hypatia, İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren bir bilim insanıdır.

    Yazarın bu eserinde asıl amacı, İskenderiye Kütüphanesi’nin son döneminde dini küstahlığın -hem paganlık hem Hristiyanlık hem de Yahudilik adına- medeniyet dediğimiz şeyi nasıl yerle yeksan ettiğini anlatmaktır. Yazar çatışan her üç dine de uzaktan bakmayı tercih etmiş; hiçbirine özel bir önem atfetmediği gibi körlüğün her an her yerde, herhangi bir dinde ya da inanışta iktidar hırsı ile nasıl kaynaştığını ve kendini nasıl meşrulaştırdığını başarılı bir biçimde anlatmış. Elbette ki şu an yeryüzündeki egemen dinlerden biri olan Hristiyanlığı ön plana alarak.

    Varoluşu sorgulayan, hiçbir dogmatik fikri kabul etmeyen bir filozof düşünün. Aşkı bir erkekle yaşanacak bir duygu olarak görmüyor; felsefeye, bilime, güneşe, yıldızlara âşık. Farklı inanışlardan öğrencilere ders veriyor ve fikirleriyle yönetimde etkin olduğu için tehlikeli bulunuyor. Hepsinden önemlisi, o bir kadın… Hypatia birçok kişi tarafından istenmiyor. Bir dinsiz olarak valiyi yönettiği düşünülüyor ve bir kadın olduğu için susması gerektiğine inanılıyor.

    Bir insan başka bir insanın bir şeye inanıp inanmamasını sağlayabilir mi? Kişi, karşısındakine bilgiyi aktarır. Ancak o aktarılan bilgiyle ne yapacağını aktardığı kişi, ister kabul edelim ister kabul etmeyelim, kendisi seçer. İşte insanları köleleştiren zihniyet, hizipleştiren ve Hypatia’nın barbarca biçimde katledilmesine neden olan, insan eylemlerinin kişilerin seçimleri sebebiyle olduğunu görmezden gelen bu zihniyettir. Çünkü bu düşünce tarzı korku kültünden ve cehaletten beslenen fanatizmin ürünüdür.

    Din kavramının, tarihin her döneminde şiddet ile olan birlikteliğinin insanlığa, bilimsel birikime ve kültüre verdiği zararlara dikkat çekilen eserde, aynı zamanda birilerinin bilgiye ve özgür düşünceye olan tahammülsüzlüklerinin, insanlığın maruz kaldığı bin küsur yıllık bir kayba neden olduğu sorgulanıyor. Bunu yaparken de ayrım gözetmeksizin bu kayıptan herkesi sorumlu tutuyor. Tüm bu karmaşanın ortasına ise tarafsız, masum bir güzellik; bilimi, felsefeyi, aşkı vücudunda toplamış bir kadını, Hypatia’yı koyuyor. 2009 yılında ünlü yönetmen Alejandro Amenábar tarafından aynı isimle sinemaya da uyarlanan bu değerli eseri tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum.
  • Çocukluğumda okuduğum olasılıksız ve empati kitaplarından sonra soğuk bir duş etkisi yaratan bir kitap. Hayatımın hiçbir alanında önyargı kavramını kullanmamaya dikkat etmek için çabalasamda sanırım bu kitaba pozitif önyargıyla başladım. Çoğu kişinin bahsettiği gibi de umduğumu bulamadım. Çocukken izlediğiniz pokemondan aldığınız tadı tekrar almak isteyip 2 bölüm izledikten sonra demekki güzel olan çizgi diziler değil çocuklukmuş dersiniz ya !!!! Aynı duyguları yaşadım.
    Yazar önsözündede belirttiği gibi zorlama bir kitap çıkarmış. Yazarın hayal dünyası çok geniş fakat kendi hayal dünyamızı zorlamaktan ziyade uzun betimlemeler yaparak bize sadece hayal etme şansını vermiş. Yeni bir dünya yaratıyorsun, fakat herşey belli. Canavaların yüz ifadesine kadar betimlemek zorunda değilsin. Okuyucunun hayal gücünü kullandırtmalısın ki okuyucu olay örgüsünden ziyade yeni bir dünya kursun kafasında. Çünkü kitabı okuduğunuzda olay örgüsünün çok basit olduğunu ve asıl önemli olanın yaratılan yeni dünyanın özellikleri olduğunu düşünüyorsunuz. (Hollywood filmleri gibi düşünün. Görsellik ön planda.) Karakterlerden ve olay örgüsünden bahsetmicem fakat büyük beklentilerle okumayın.
    İlgilimi çeken ve beni heyecanlandıran kısım son 50 sayfa idi. Kitabın son 50-60 sayfası ayrı bir kitap gibiydi. Bilim kurgu yönü ağır basan ve gelecekte belki İrislerin (yada Siri mi desek ?) Hayatımızı yönlendireceği, Jobs’un bilincinin hala var olduğu ama hayatına hologram olarak devam ettiği vs...
    Kim bilir belki Boston Dynamics’in robotları geleceğimizin Coook polisleridir.
  • Yazarın okuduğum ikinci kitabı Einstein'in Düşleri. Algan Sezgintüredi çevirisiyle epub olarak okudum. Tek solukta okunacak kadar kısa ve sürükleyici. Böyle dediğime bakmayın. Her hangi bir öykü kitabı okuyormuş gibi olmuyorsunuz. En azından benim düşüncem bu.
    Yazarın daha önce okuduğum Bay Tanrı kitabını oldukça beğenmiş ve kitaptan etkilenmiştim. Sonra öğrendim ki Einstein'in Düşleri kitabını önce yazmış. Kendimce "Bay Tanrı'yı demek ki daha da olgunlaştıktan sonra yazmış, bu kitaptan fazla beklentiye girmeden okuyayım bari." dedim ve kitaba adını veren yüzyılın büyük zekası Einstein'in dediği gibi "Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur." sözü geçerliliğini tekrar kanıtlamış oldu.

    Kitaba gelirsek; çeviri olarak olabildiğince iyiydi. Epub olarak okumama rağmen yazım yanlışı vb. hatalar da yoktu. (Bunu belirtiyorum çünkü bazı epublarda gözü yoracak kadar hatalar oluyor ve epub olarak okuyacak olanlar için rahatlatıcı bir bilgi diye düşünüyorum.) Dili kolayca anlaşılabiliyor. Ayrıca yazarın anlatımı ve kitabın az sayfa olmasıyla tek solukta okunabilmesini sağlıyor. Elbette okuyup köşeye bırakılacak kitaplardan değil. İçerisinde zamanın farklı hallerini anlattığı birçok durum söz konusu. Zamanın bülbül olduğu, zamanın olmadığı, tek boyutlu olduğu, geleceğin olmadığı, geçmişin olmadığı ve birkaç farklı şekli daha. Zamanın farklı hallerini uzun uzun olmasa da anlaşılabilecek kadar uzunlukta anlatmış. Ben okurken bu bölüm bölüm betimlemeleri sanki bir film senaryosu taslağıymış veya bir romana başlarken hazırlanan ana hatlarmış gibi okudum. Çünkü bana göre zamanın bu farklı hallerini anlattığı her bölüm kendi başına bir roman ya da film olabilecek kalite ve özgünlükte.

    Elbette edebi olduğu kadar yazarın fizikçi kimliği de kitapta olması betimlemeleri daha etkileyici kılıyor. Bilim kurgudan ziyade teori gözüyle okunmasını sağlıyor (parantez açarak tamamen şahsi fikrim olduğunu yine belirtmeliyim sanırım).

    Son olarak kitabın ismi Einstein'in Düşleri. Einstein hakkında yazılmış, onu anlatan bir kitap olarak okumaya başlayacak olanlar hayal kırıklığına uğrayacaktır. Burada 'spoiler' veriyormuş gibi görünebilirim ama okuyunca bu amaçla demediğim anlaşılacaktır.

    Özetle; zaman üzerine zihni açan, okurken sıkmayan, betimlemeleri devam ettirme hissi uyandıran, akıcı ve bir o kadar öğretici bu kitap yaratıcı yazma ve düşünme derslerinde kullanılabilecek kalitede olduğunu söylersek sanırım abartmış olmayız.

    Kitap ve özellikle sevgiyle kalın.
  • William Blake
    Ressam, şair, gravürcü. 10 yaşında yeteneğinin keşfedilmesiyle resim okuluna giden Blake, 11-12 yaşlarında ilk dizelerini yazmış. Hayatını kütüphane duvarlarına, Kraliyet Akademisine suluboya resimler ve gravürler yaparak kazanmış. Sanatçının son çalışması da ölüm döşeğindeyken çizdiği karısı Catherine'in resmiymiş.
    Kitap içeriğine gelelim kısaca. Kitap adı üstünde seçkilerden oluşmakta. Blake'in yazdığı kitaplardan 6 bölüm şeklinde oluşturulmuş. Bölümler şöyle: Şiir Taslakları, Masumiyet Şarkıları, Deneyim Şarkıları, Cennetin Kapıları, Defterlerden ve Dörtlükler.
    Genel olarak Şiir Taslakları, Masumiyet Şarkıları, Deneyim Şarkıları ve Defterlerden bölümlerinde yer alan şiirlerde tabiat, yaşama ve Tanrı sevinci temaları ön planda.
    Cennetin Kapıları bölümünde şiir yok. Bu bölümde sanatçının çizmiş olduğu gravürler bulunmakta. İçlerinde ilginç ve ürkütücü gravürlerde var. Bunda da sanırım kendisi gibi gravürcü olan kardeşi Robert'in kollarında ölmesinin payı var. Kardeşinin ölümü sanatçıyı bir hayli etkilemiş olmalı.
    Dörtlükler bölümünde ise her sayfada bir adet dört dizeden oluşan şarkılar bulunmaktadır.
    Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.

    Masumiyet bölümündeki "Giriş" başlıklı hoşuma giden güzel şiir

    Kimsesiz vadilerde kavalımla
    Ezgiler çalıyorum neşeli
    Birden bir çocuk gördüm bir bulutta
    Gülerek bana o şöyle dedi:

    "Bir şarkı çal bana kuzuyu anlatsın"
    Çaldım sevinçle ona bir şarkı
    "Kavalcı, bunu baştan alır mısın?"
    Çaldım, gözümden yaşlar boşandı.

    "Şimdi o güzel kavalını bırak
    Neşeli şarkılarını sen söyle,"
    Aynı şarkıyı okudum yeniden
    O, mutluluktan ağlıyordu yine.

    "Kavalcı otur ve tüm insanların
    Anlayacağı bir kitap yaz şimdi,"
    Dedi ve gözden yitiverdi o an
    Ben de bir kamışa attım elimi.

    Yonttum, bir kalem yaptım o kamıştan
    Batırdım ucunu duru sulara
    Şarkılar yazdım mutlulukla dolu
    Çocuklar sevinsin diye duyunca.