Bu insanlar o zamana kadar mümkün olan ve olası en iyi dünyada yaşadıklarını düşünürken, bir anda daha güzel bir şeyin henüz gelmekte olduğunu görmüşlerdi, sonsuz, nihai ve harikulade yaşam gelmiş, kapının önünde duruyordu, onu kesecek olan paslı makasın yarattığı gündelik korku yoktu artık, ölümsüzlük bize varlığımızı armağan eden vatanımızdaydı, üstelik metafizik rahatsızlıklar vermeden ve ücretsiz olarak gelmişti, içinde sen cennete, sen cezanı çekmeye, sen doğrudan cehenneme yazan, ancak ölüm anında açılacak mühürlü bir zarf da yoktu artık, önceki dönemlerde, dünya dediğimiz bu gözyaşı vadisinden taşınan dostların kaderlerinin yaşayanlardan ayrıldığı dönüm noktası, bu noktaydı.
Bugün kendini entelektüel olarak lanse edenlerin çoğunluğu, kendi yarattıkları bir boşlukta poz veren, Varoluşçuluk ve Zen Budizmi gibi felsefeleri benimseyerek aklın sahasından kaçan korkak zombilerdir.
Entelektüel, tehlike zamanında manevi açıdan sağlıklı bir kültürün değerlerini, özsaygısını ve mücadeleci ruhunu harekete geçirerek tam ve erdemli bir güvenle manevi idealleri için savaşır.
Modern entelektüellere göz attığımızda, militan belirsizlik, mücadeleci sinizm, dogmatik agnostisizm, kendini küçük düşürmekle övünme, kendi değerlerini bilmekten yoksunluk gibi özelliklerle açığa çıkan grotesk bir manzarayla karşılaşıyoruz; suçluluk, panik, umutsuzluk, bunalım ve her şeyden kaçmanın damgasını vurduğu bir atmosfer. Eğer bu, birinin kaynaklarını tüketme hali değilse başka ne olabilir ki?