''Acaba şu anda o ne düşünüyor? Herhalde beni değil... Niçin?... Onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki?... Her şeyi... Bana şimdi bir işaret versin, derhal, bir an düşünmeden şu tramvayın altına atlarım. Acaba atlar mıyım?..''
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?
Pencerenin önünde Ermek'in almayı unuttuğu faltaşlarını gördü. Zavallı çocuklar bu kırk bir taşla, çoktan ölmüş bulunan babalarının ne zaman döneceğini anlamak için fal açarlardı. İki kardeşin umut taşları, sevgi ve özlem taşlarıydı bunlar. Yedigey taşları avucuna aldı, okşar gibi sıktı. İşte onlardan geriye kalanlar sadece bu taşlardı