Son zamanlarda bir şeyi çok düşünmeye başladım. "Birini sevebilme yetisi." Sanki öyle ki Allah bana kimseyi sevdirmiyormuş gibi, sevmeme izin vermiyormuş gibi. Öyle bir boşluk hissi yani. Bu durumdan öğrenmem gereken bir şey mi var yoksa gerçekten hazır mı değilim, anlayamıyorum. Belki de mesele karşıma doğru insanın çıkmaması değildir. Belki mesele, sevgiyi hep birine yöneltilecek bir duygu sanmamdır. Çünkü insan bazen başkasını sevemediğini düşünürken aslında kendi içinde ulaşamadığı bir yere takılı kalıyor olabilir. Kimileri birini görünce kalbinin hızlandığını anlatıyor. Ben ise daha çok sessizliği hissediyorum. Ne büyük bir özlem ne de büyük bir heyecan. Sadece bekleyen bir boşluk. Ve insan bir süre sonra şu soruyu sormaya başlıyor: Bir gün gerçekten sever miyim, yoksa bazı duygular bazı insanlara hiç uğramaz mı? Belki de cevabı aramaktan çok, zamanı geldiğinde anlayacağım bir şeydir bu. Ama yine de bazen içimden, "Birini bütün kalbimle sevebildiğim gün nasıl biri olacağım?" diye geçiyor. Bazen bunun bir eksiklik mi yoksa bir korunma biçimi mi olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanın kalbi de beden gibi; her şeye hazır olmuyor. Belki de henüz taşıyamayacağı bir duyguyla karşılaşmaması için bekletiliyordur. Ama beklemek de yoruyor. Özellikle etrafında insanların birbirlerine bağlandığını gördükçe. Onların yaşadığı şeyi izliyorum ama hissedemiyorum. Sanki herkes aynı dili konuşuyor da ben sadece kelimelerini ezberlemişim gibi. Sevgiye inanmıyor değilim. Hatta belki tam tersine, ona fazla inanıyorum. Bu yüzden yarım hislerle yola çıkamıyorum. İçimde bir yer, gerçekten gelmesini bekliyor. Bu bekleyişin adı seçicilik mi, korku mu, hazır olmayış mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bir gün gerçekten seversem bunun eksik ya da zoraki olmayacağı. Çünkü bu kadar uzun süren
1000Kitap
Sonra birden kaskatı bir boşluk ..
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
George Orwell Hatırlamak
‘Büyük Birader’ bizi sadece gözetlemekle kalmıyor; kafamızı karıştıracak, bedel ödememize yol açacak gerçekleri de ayıklıyor. Yok etmek boşluk oluşturacaksa hakikati yeniden üretiyor. Ve bunu aralıksız yapıyor ki biz hata edip yanlış düşüncelere kapılmayalım. 1984 romanının yazarı George Orwell kurgusal bir dünya yazdı; bir karabasan olarak resmettiği ülkede en önemli kurumlardan biri ‘Gerçek Bakanlığı’ idi. Ana karakter ‘Winston Smith’ ve mesai arkadaşlarının görevi; gazete arşivlerini, kitapları, makaleleri ve fotoğrafları yani gerçeği, partinin direktifleri doğrultusunda sürekli değiştirmekti. Dün yaşanan bugün ‘düzeltiliyor’, insanlar da inanmak zorunda kalıyordu. Rejimin hain ilan ettiği veya buharlaştırdığı kişilerin isimlerini tüm tarihi kayıtlardan, doğum listelerinden ve gazete arşivlerinden siler; hiç var olmamış gibi tarihten kazırlardı.  Bu düzende iç ve dış düşmanlar da sıklıkla yer değiştirirdi. Öyle ki vatandaşlar yanlışlıkla bir düşmana övgüler dizerek hain durumuna düşebilirdi. ‘Okyanusya’ en son kiminle savaştaydı, barış ne zaman geldi, yeni savaş hangi ülkeyle ve ne zaman başladı? Doğru bilgiyi ancak Gerçek Bakanlığı bilir. Ve elbette her seferinde tarihin yeniden yazılır. Kitapları yakıp yeniden yazmak, gazete arşivlerini değiştirmek, tarihi vesikaları yeni gerçeğe uyarlamak… Bunlar işin kolay kısmı. Ya zihinler, ya hafızalar… İşte tam burada ‘çift düşün’ devreye giriyor. Birbirine tamamen zıt iki inancı veya gerçeği aynı anda zihninde barındırmak mümkün mü? Tanık olduğun ya da bizzat içinde yer aldığın olayın hiç yaşanmamış olmasını sağlıklı bir zihin nasıl kabullenir?  Mümkün. Bilinçsizliği bilerek seçiyorsan, sistemli biçimde kendini kandırıyorsan ve bunun farkındaysan, mümkün ve kolay. Bunu sistemin nimetleri karşılığında yapanlar, aynı
Duygu ve Düşünce
Zaman akıp giderken heybemizde kalan tek şey, ne hissettiğimiz ve ne hissettirdiğimiz oluyor. Pişmanlıklar da yaşanmışlıklar da bu yolun birer parçası; mühim olan o yoldan geçerken neyi fark ettiğimiz. Dönüp arkaya baktığınızda, size hayatı en çok ne hissettiriyor?
Hoşça kal Van...
Bir gün sonra Van'dan ayrılıyorum. Ne kadar kızsam da, ne kadar kırgın olsam da bu şehir hayatımın en büyük parçası oldu. Çünkü en güzel anılarımı da en ağır acılarımı da burada yaşadım. Çocukluğum bu sokaklarda geçti. Hayallerimi burada kurdum. İlk kez burada sevdim, ilk kez burada kalbim kırıldı. Sevdiğim adamı burada tanıdım, burada sevdim ve yine burada kaybettim. Bazı insanların gidişi bir şehirden daha büyük boşluk bırakıyormuş, bunu burada öğrendim. Arkadaşımı burada toprağa verdim. Onunla yürüdüğümüz sokaklar şimdi sadece bir hatıra. Kedimi burada kaybettim. Bir canın eksilmesinin evi nasıl sessizleştirdiğini burada gördüm. Bu şehir bana bazen yuva oldu, bazen yara. Bazen sığındığım yerdi, bazen kaçmak istediğim yer. Ama ne olursa olsun hayatımın en ağır yüklerini burada taşıdım. Şimdi Ankara'ya gidiyorum. Yeni bir şehir, yeni bir hayat beni bekliyor. İçimde biraz umut, biraz korku ve çokça hüzün var. Çünkü insan bir şehri terk ederken sadece evini bırakmıyor; anılarını, kaybettiklerini ve yarım kalan hikâyelerini de geride bırakıyor. Ve sanki gitmeme bir gün kala Van bana son kez dönüp vurdu. Zaten taşıdığım onca yük yetmezmiş gibi, giderken bir darbe daha bıraktı kalbime. Belki yıllar sonra bu şehri özleyeceğim, belki de bana yaşattığı acıları hatırlayacağım. Ama bildiğim tek şey, buradan giderken eski benliğimin büyük bir kısmını burada bırakıyor olmam. Hoşça kal Van. Arkadaşımın anıları sende kaldı. Kedimin izleri sende kaldı. İlk aşkımın izleri sende kaldı. Çocukluğum sende kaldı. Ben gidiyorum ama benden kalanlar hep seninle kalacak.
Mesafeler yollarımızı ayırır diye sustum ama olmadı; özleminle baş edemiyorum, sensiz yapamıyorum. Geçtiğin yerlerde bıraktığın o büyük boşluk kalbimi ince ince acıtıyor. Ben bu sevda yüzünden ağlamak değil, seni sevdiğim için hayata gülümsemek istiyorum ama sen yokken olmuyor; yine de her gün varlığını içimde yeniden yaşatıyorum. Belki adın bu satırlarda açıkça yazmıyor ama kelimelerime kattığın bu derin sızıyla, ismin zaten çoktan edebiyata dönüştü. ZSE