Bir şeyler yapıyorum, yürüyorum, konuşuyorum, yemek yiyorum yani her zaman yaptığım işleri sürdürüyorum ama nasıl anlatsam, bir boşluk duygusu içinde. Sanki içimde derin bir hiçlik var.
Alıntı
YALNIZLIĞIN İÇİNDEKİ BERABERLİK
“Benim yalnızlığım kalabalıklarla dolu.” Bu söz, yalnızlığın insan ruhundaki garip tabiatını anlatır. Çünkü insan bazen en kalabalık meydanlarda kendisini terk edilmiş hisseder; bazen de bir dağın yamacında, bir odanın sessizliğinde, gecenin en tenha saatinde görünmez bir beraberliğin içinde olduğunu duyar. Belki de mesele yalnız olmak değildir. Mesele, yalnızken neyle ve kiminle kaldığını bilmektir. İnsan dünyaya tek başına gelir. İlk nefesini kendi alır. İlk korkularını kendi yaşar. İçindeki en derin yaraları çoğu zaman kimseye anlatamaz. Herkes tarafından sevildiği zamanlarda bile kalbinin ulaşılmaz bölgeleri vardır. Ve bir gün geldiğinde ölüm kapısından da tek başına geçecektir. Bu yüzden yalnızlık, insan olmanın kaderlerinden biridir. Fakat yalnızlık her zaman eksiklik değildir. Bazen bir çağrıdır. Bazen insanın kendisine dönmesi için açılmış gizli bir kapıdır. Çünkü insan, hayatın gürültüsü içinde çoğu zaman kendisinden uzaklaşır. Günler birbirini kovalar; sesler, görüntüler, telaşlar, beklentiler birbirine karışır. İnsan sürekli bir yerlere yetişirken, bir süre sonra nereye gittiğini unutabilir. İşte yalnızlık bazen bu unutuluşun önüne dikilir. Sana dur der. Biraz otur der. Biraz dinle der. Biraz kendine bak.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yürüdüm saatlerce... Kaçtım kendimden, düşüncelerimden, acımdan. Ama nereye gitsem sen varsın anne. Her sokakta, her köşede, her hatırada... Geçen sene bugün yan yanaydık. Şimdi ise sadece özlemin kaldı. Kalbim hala inanamıyor. Kabullenmek zor geliyor, bazen aklımı kaçıracakmışım gibi hissediyorum. Zaman geçiyor diyorlar. Günler, aylar geçiyor ama acın dinmiyor. Sadece günleri sürüklüyoruz. Yaşıyor gibi görünüyorum ama içimde bir şeyler eksik. Seninle birlikte neşem de gitti. Bazı saatler var ki, özlemin öyle ağır çöküyor ki içime... Yok olmak istiyorum. Hayattan değil belki, ama bu acıdan kaçmak istiyorum. Çünkü senin yokluğun, tarif edilemeyen bir boşluk bıraktı bende. Seni çok özlüyorum..
1000Kitap
Entropinin Fısıltısı
Maddenin ve zamanın henüz biçimlenmediği o ilkel çocukluk evreninde, yeryüzünün katı kurallarıyla yeni yeni tanışan yedi yaşında bir çocuk olarak yürüyordum sokakta. Gündüz vaktiydi ama güneşin ışığı insanı ısıtmaktan ziyade, bu kasvetli caddenin kirli detaylarını açık etmek için parlıyor gibiydi. Kalabalığın ritmik monotonluğu içinde, sadece benim görebildiğim o keskin anomali belirdi. Oradaydı. Bakışlarındaki o statik, hiç kıpırdamayan yoğunluk, bir insanın taşıyabileceği türden bir hacme sahip değildi. Kulaklarımda yankılanan ses ise yeryüzünün tektonik hareketlerini andıran, kelimelerden arınmış antik bir dildi; çok uzaktan geliyordu ama beynimin tam merkezinde rezonansa giriyordu. Etraftaki insanların o konforlu körlüğüne sığınarak onu görmezden gelmeyi seçtim. Bakışlarımı kaçırdım, adımlarımı sıradanlaştırdım. Fakat zihnimde açılan o yarık kapanmıyordu; arada bir gözüm kayıyor, onun sarsılmaz varlığıyla göz göze geliyordum. Bu durumun gerçekliğini kimseye fısıldamamam gerektiğini biliyordum; çünkü o yaştaki bir çocuk bile bilirdi ki, tekinsiz olan ancak gizli tutulduğunda gücünü yitirirdi. Tam o esnada gökyüzünün tavanı çatladı. Geometrik bir kusursuzlukla beliren o devasa üçgen silüet, şehre yaklaşan kozmik bir felaketin, mutlak bir yok oluşun habercisiydi. Hava ağırlaştı, tüm dünya altüst olacakmış gibi bir tehlike hissi şehri sardı. O panik anında, zihnim çocukluğuma aşılanmış en güvenli sığınağa, caminin o soğuk ve taştan duvarlarına kaçtı. Elimde fiziksel bir telefon olmamasına rağmen, aileme bir şekilde ulaşıp oraya sığınmalarını söylediğimi, onları o korunaklı mabedin içine sakladığımı gördüm. Onlar güvendeydi. "Oraya sızamaz," diye düşündüm. Büyük bir yanılgıydı. Onun mekânı aşmak için kapılara ihtiyacı yoktu. Duvarların moleküler yapısını bozmadan, bir
“Etki ile tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta bizim tepkimizi seçme gücümüz yatar.”
Yerin, göğün, kainatın, ahiretin tek sahibi Allah’tır.. Ve kalpler yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulur. Allah’a yönelmeyen,anmayan bir kalp hep bir arayış içinde olur. Bazen hayat o kadar anlamsız olur ki; içinde bir boşluk hisseder ama o boşluğun ne olduğunu anlayamaz. Her şeye sahip olan bir insan ama aslında hep bir yanı eksik olan, iç huzuru olmayan bir insan. Bir çoğumuz da böyle değil miyiz aslında? Hep mutluluğu başka yerde arıyoruz. Halbuki Rabbimize yönelsek,tevekkül etsek; ona onu çok sevdiğimizi söylesek asıl aşkı ve mutluluğu bulmuş olmayacak mıyız?? Allah’a dönüş sadece Ahirette değil; bu Dünyada da dönüş Allah’a..
Duygu ve Düşünce