Bazen ansızın yaşama hevesim tükeniyor. Her şey bir boşlukta uçuşan gereksiz nesneler gibi geliyor.
Edebiyat
Bize Her Mevsim Mustafa Kemal Atatürk
İlkbaharın adını ilk defa kitaplardan öğrendim O sayfalarda başka bir memleket vardı Havanın kokusu bile daha berrak yazıyordu Bir öğretmenin tebessümüyle açılan okullar Tarlalarda başakla aynı ritimde yürüyen insanlar Yoksulluğun bile utangaç durduğu bir vakit Atatürk’ün nefesi hala ülkenin üstünde geziniyor gibi Yaza geldim… Kitaplarda güneşin bile daha aydın yandığını okudum Mavi denizler, geniş yollar, başı dik bir kalabalık Her işte emek, her adımda umut Sanki gökyüzüne bir düzen çizilmiş Ve her çocuk o düzenin altında büyüyormuş Ben bakınca bugünün sokaklarına Yüzlerdeki sahteliği ilk orada fark ettim Sonbahar… Eskiden şairlerin en çok sevdiği mevsimmiş Düşen yapraklar bile bir müjde taşırmış Rüzgar dağıtırmış ama yıkmazmış Dal kırılırmış ama inanç kırılmazmış Ben sayfaları çevirirken anladım Boynu bükük duran bu sonbahar Benim tanıdığım sonbahar değil Atatürk’ü uğurladığımız günden beri Rüzgar bile başka esmeyi öğrenmiş sanki Kışa geldim… O eski kışların fotoğraflarını gördüm
Reklam
Bitti.
Bugün Bilge Adamın Korkusu 'nu bitirdim ve kütüphaneye teslim ettim. Bir dostumdan ayrılır gibi ayrıldım. Kütuphaneye gitmemek için nerdeyse 2 saat dolandım ve ders çalışmamı erteledim. Artık çantamda büyük bir boşluk var ama kalbim ağır. Kafamda bir sürü soru, düşünce ve hayal var. 🥹 Gönül isterdi ki hepsini şimdi yazayım ama daha değil, şu sınavlarım bi bitsin alıntıları gireceğim ve bir sürü şey yazacağım. Ileti mi olur inceleme mi karar veremedim bakalım. Belki direkt bunu güncellerim. O zamana kadar "Tüm hikayeleriniz mutlu, yollarınız kısa ve düz olsun."🌾
Öksüz bir boşluk kaldı avuçlarımda, içinde ömrümün yaralı yılları...
Alıntı
Maarif'in Yeni Tercümesi ve Editörlük Çalışmaları
Metinsel Restorasyon ve İrfani Dilin Yeniden İnşası: Seyyid Burhâneddîn’in Ma‘ârif Tercümeleri Üzerine Metodolojik ve Eleştirel Bir Mukayese Bu makalede, tasavvuf tarihinin en cezbeli ve aforizmatik metinlerinden biri olan Seyyid Burhâneddîn Muhakkik-i Tirmizî’ye ait Ma‘ârif’in iki farklı Türkçe tercümesi; dönemsel dil politikaları, terminolojik sadakat, nazım estetiği, metin tenkidi metodolojisi ve dramatik anlatı teknikleri açısından karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Abdülbâki Gölpınarlı tarafından 20. yüzyılın ortalarında üretilen öncü nitelikteki literal çeviri ile yeni neşre hazırlanan tercüme metinleri; ontolojik, hermeneutik ve lirik katmanları aktarma kabiliyetleri açısından masaya yatırılmıştır. Çalışma, bir klasik metnin yeniden çeviri süreçlerinde uğradığı semantik dönüşümü ve kayıp-kazanım dengesini kuramsal bir zeminde temellendirmeyi amaçlamaktadır. 1. Yeniden Çeviri Paradigması ve İki Ufuk Klasik Türk-İslam düşüncesinin irfani metinlerini modern bir dille yeniden buluşturmak, yalnızca bir lügat eşleştirmesi değil, metnin doğduğu batıni uzamın sentaktik (sözdizimsel) ve kavramsal olarak yeniden inşasıdır. Seyyid Burhâneddîn'in Ma'ârif'i; parça parça coşkulu yapısı, manzum geçişleri, sembolik hicivleri ve yoğun ayet atıflarıyla mütercim için çetin bir filolojik sınava dönüşmektedir. Abdülbâki Gölpınarlı çevirisi, metni Türkçe okura ilk kez sunan tarihsel bir kutup çalışma olmakla birlikte, dönemin egemen dil politikalarının getirdiği "Öztürkçeleştirme" ve rasyonalizasyon refleksi nedeniyle tasavvufi ıstılahların dikey metafizik anlam alanını yer yer düzleştirmiştir. Yeni çeviri paradigması ise Gölpınarlı’nın filolojik mirasını bir basamak olarak kullanıp metne teknik terminolojisini, manzum musikisini, metaforik canlılığını ve anlatısal tansiyonunu
Edebiyat
#𝙎𝙀𝘽𝙀_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎𝙞_𝙏𝙀𝙁𝙎𝙞𝙍☝️ 🧲Biz Dâvûd’a tarafımızdan büyük bir lutufta bulunduk: “Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin. Ey kuşlar, siz de!” buyurduk. Demiri onun için yumuşattık. 10 Ona şöyle emrettik: “Vücudun gerekli yerlerini örtüp koruyacak büyüklükte zırhlar yap ve onların yeterli ölçü ve sağlamlıkta olmasına dikkat et!” Siz de ey mü’minler, sâlih ameller işlemeye bakın; çünkü ben bütün yaptıklarınızı görüyorum. 11 #Tefsir: 📖 📖 Cenâb-ı Hakk’ın Dâvûd (a.s.)’a verdiği müstesnâ lutuflar çoktur. Bazıları şöyledir: Onu peygamber yapması, Zebur’u vermesi (bk. İsrâ 17/55), Ona ve oğlu Süleyman’a hususi bir ilim vermesi (bk. Neml 27/15), Onu kuvvet ve kudret sahibi kılması (Sad 38/17), Adâletle hükmetmek üzere yeryüzünde halife kılınması (Sad 37/56), Hem yüzünün hem de sesinin güzel olması. Hatta sesin güzelliğini anlatmak üzere “Davûdî ses” ifadesini kullanmak meşhur olmuştur. Bunlara ilâveten burada Hz. Dâvûd’a verilen iki müstesnâ lutuftan bahsedilir: Birincisi; dağların ve kuşların onunla beraber Allah’ı tesbih etmesi. Hz. Dâvûd’un öyle güzel ve tesirli sesi vardı ki, Allah’ı zikir ve tesbihe başladığı zaman dağlar da onun zikrine katılır, kuşlar da gruplar halinde onunla birlikte tesbih ederlerdi. Nitekim bu hususu açıklayan diğer âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: “Biz, dağları onun emrine verdik de, akşam sabah onunla birlikte Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini tesbih ederlerdi. Etrafında toplanan kuşları da. Hepsi birden tesbih, dua ve yakarışlarla Allah’a yönelir, O’nun iradesine boyun eğerlerdi.” (Sād 38/18-19) “…Dağları ve kuşları Dâvud’un emrine râm ettik; onunla beraber Allah’ı tesbih ediyorlardı. Gerçekten biz, dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sahibiz.” (Enbiyâ’ 21/79)
Reklam
Reklam