Bir gün gelecek, Canbolat'a da her şeyi
anlatacağım. Eğer yaradılıştan zeki ve iyi niyetli ise, anlayacaktır. Ama öbürlerine, dünyada yaşayan herkese nasıl anlatmalı? Onlara bir diyeceğim var ama herbirinin kalbine nasıl gireyim de anlatayım?
Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen bütün küreyi dolaşıyorsun, onlara sen anlat!
Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!
Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!
Ne biçim tren bu? Ne olmuş bu trene?
-Bombalanmış, düşman bombalamış, diye fısıldadı demiryolcu.
-Peki nereye götürüyorlar bu vagonları?
-Tamir atölyesine, tamir edecekler.
Onların konuşmasını dinlerken, o bombardıman sırasında bu vagonlarda bulunanların canhıraş seslerini duyar gibi oluyordum: Duman ve alevler arasında bağrışanları, ayaklarını kollarını yitirenleri, kulakları sağır, gözleri kör kalanları, acılar içinde kıvrananları ve nihayet canlarını yitirenleri... Ama bu bombalar, uzaktaki savaşın buralara kadar uzanmış bir yankısıydı sadece... Ya cephede, asıl savaşın olduğu yerlerde neler oluyordu, neler?
Der ki Cengiz:
"-Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir kumandanı, bir kumandan da bir milleti mahveder..."