Hele akşamüstleri, gün geceye dönerken, henüz çiy ışıkların evleri aydınlatmaya başlamadığı saatlerde ansızın bastıran hüzün... Yalnız annemi değil, beni de sarıp sarmalayan hüzün. Ne yaptıysam başaramadım o hüznü yok etmeyi.
Duyduğu ilk söz -sözcüklere dönüşmüş, açık, anlaşılır ilk söz- şu oldu:
İstediğin nedir?
İvan İlyiç kendi kendine birkaç kez yineledi:
- İstediğin ne? Ne... ne istiyorsun?
- Ne mi? Acı çekmemek... Yaşamak... diye yanıtladı kendi sorusunu.
Kendini bu işe öylesine yoğun bir dikkatle kaptırdı ki, ağrısını bile fark etmez oldu.
İçinden yükselen ses yine sordu:
-Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?
-Bildiğin yaşamak... Daha önce nasıl yaşıyorsam öyle: Rahat, güzel!
“Vücudunuzda büyük bir güç harekete geçtiğinde çevrenizdeki hayat da harekete geçer. O andan itibaren daha önce gözünüze görünmeyen şeyleri görmeye ve algılamaya başlayacak, daha önce size kendilerini açık etmeyen sinirlerinizin müziğini, toprağın sesini, çimenlerin nasıl büyüdüğünü işiteceksiniz. Bekleyin, acele etmeyin, kendiliğinden gelecektir!”
Kendi kendine yaptığı bu günah çıkarma töreni, ağzında acı bir tat bıraktı. Geçmişle ilgili bu verimsiz pişmanlıklar, vicdanının yakıcı serzenişleri iğne gibi battı içine. Serzenişlerin yükünü üzerinden atmaya, iğneleri kendisi dışında bulduğu suçluya doğrultmaya çabaladı. İyi de kime doğrultacaktı?