Geçen aylarda Roubaud'yu koruyan, Jacques'ın eğitimi sonucu aldığı terbiye ve nesilden nesile yavaş yavaş aktarılan insanlık kavramı olmuştu, fakat o gece Roubaud'yu bekleyememişti. Kendi çıkarına rağmen, ilk çağlarda, ormanın derinliklerinde hayvanları birbirinin üzerine saldırtan öldürme içgüdüsüne, o şiddet mirasına yenik düşmüştü. Birini öldürmenin mantıklı bir yanı yoktu. Hayır, birini öldürmek için ilk savaşlardan kalma hayatta kalma güdüsü, gücüyle üstün gelme arzusu, fiziksel ve sinirsel, ani bir istek yeterliydi. Arzusunu tatmin eden Jacques kendini yorgun hissediyordu, korkmuştu, olanları anlamaya çalışıyordu, fakat tatmini, yaptığının geri dönüşünün olmayışı karşısında şaşkınlık ve hüzünden başka bir şey hissetmesine izin vermiyordu.
"Görelilik kuramında biricik bir mutlak zaman yoktur, bunun yerini her bireyin nerede olduğuna ve nasıl hareket ettiğine bağlı olan kendi kişisel zaman ölçümü almıştır "
Sevgili sevgilim
Senin önerilerine gelelim. Mektuplarından birinde, burda bol bol fotoğraf çekip sana göndermemi istemiştin.
Binlerce kare film yetmez burda çekmem gereken fotoğraflara
...
Yalnızlığın fotoğrafını çekemedim
Türkülerin, ağıtların fotoğrafını çekemedim
Çaresizliğin fotoğrafını çekemedim
Çılgınlığın fotoğrafını çekemedim
...
Çırılçıplak, üstünde bitki bitmeyen kayalarla çevrili, çaresiz insanların yaşadığı bu soğuk yeryüzü cennetini, insanların, tezekler tükendiğinde, kendi soluklarıyla ısındıkları bu dağ başı köyünü çekeceğim fotoğraflar tanıtmaya yetmezse belki o zaman yeniden sarılırım kaleme
İşte insanoğlunun bütün bahtsızlığı burada yatıyor.
İnsan zamanı, bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor.
İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelemeye duyulan özlemdir.