Sevgili Paul, bugün kendime arzularimin, gerçek arzularimin ne olduğunu sorsam, kendimi yanıtlamaya tereddüt ederim, evet, hatta belki de arzu beslemenin hakkımız olmadığını anlamış olabilirim, belli bir işi yerine getirmekle gorevliyizdir belki de, hep yaptığımız şeylerin hiçbir etkisi yoktur, ama yine de sabah sekizden akşam altıya kadar bir sayfa üzerinde bir tire cizmek ya da iki nokta üst üste koymak önemliymiş gibi davranmak zorundayizdir.
Soruyla cevap verdiğini sanan insanlara biraz gıcık oluyorum. Soru soruyorum cevap versene! Ya sen? Peki sen? Sence? Sen neredesin, ben neredeyim? Özne kim, nesne kim? Şimdi bir bakalım, benim tarafımdan özne benim,.fiil sormak, nesne sensin. Senin açından; özne sensin, fiil sorulmak, nesne yine sensin. Bundan güzel şey mi var, özne de sensin nesne de sensin neden nesneyi bana çeviriyorsun? Acaba bu tahtirevalli gibi bir sey mi? Özne ve nesne salt ben olamam ya da salt sen olamazsın. Şey gibi mi; kalçayı sağa atarsan govden sola gider, govdeni sağa atarsan kalçan sola gider. Tamam ya gıcık olmuyorum. Peki sence?
İçimde, küçük bir çocuk bile olsa karşısına çıkanı yutacak karanlık sular bir zil sesini bekliyormuş meğer. Zil sesine dek ufak hareketler, kaçırılan bakışlar, son anda iptal edilen randevularla, telefonda belirip yok olan mesajlarla yükselen sular. Uyanınca babana söylerim. Bu üç kelime, yanımda uyuyan adam bana ait, çocuğum, diyor. Bu mulkiyet anlık olabilir ama hayat ve benlik denen şey de zaten andan ibaret. Zavallı küçüğüm, bunları şimdi anlayamazsın. Belki çok sonra, babani affetmeyi öğrendiğinde.