Oradan ayrılıp eve doğru yürürken adımlarımın sesi bile beni ele veriyordu; içimde koşuşturan bir şey vardı çünkü, adı heyecan mı, korku mu, umut mu bilmiyorum. Sokak her zamankinden daha uzun, daha ışıklı geldi gözüme; çok önceden bildiği bir sırrı fısıldamak için fırsat kolluyordu sanki. Eve yaklaşırken fark ettim ki, dudaklarıma yerleşen hafif bir gülümseme yanağıma kadar çıkmış, kendi kendime küçük bir çocuk gibi utandım. Gülümser’in kokusu hâlâ üzerimdeydi sanki; saçlarının omzuma değdiği o kısacık an, içime gece boyunca sızacak bir ışıltı bırakmıştı.
Akşam yemeğinde annemin söylediklerini, babamın homurtularını duymadım bile; kafam başka bir sofradaydı, başka bir masada, başka bir gülümsemenin karşısında. Başka bir masalın eşiğinde… Gece yatağa girince uyku bana değil de ben uykuya misafir gibi oldum; yeni yerimi yadırgadım dönüp durdum. Bir ara kalkıp pencereye gittim, sokağa baktım, rüzgârın uçurduğu bir naylon poşet bile romantik göründü gözüme. “Yarın,” dedim kendi kendime, sanki tarihe not düşer gibi, “yarın her şey başka olacak.” O an bir tedirginlik çöktü içime; iyi bir şeylerin başlaması insanı hep mutlu etmezmiş meğer, biraz da ürkütürmüş. Ama olsun, korkunun dili bile güzeldi o gece. İnsan bazı günleri yaşamadan önce hisseder ya; tıpkı bir rüyanın kendini daha başlamadan ele vermesi gibi. Ben de yarını, daha o geceden bütün hücrelerimle yaşamaya başlamıştım.
Sözleştiğimiz saatten çok önce gittim istasyona. Sanki geç kalacak gibi. Heyecandan iki kez gittim çay bahçesinin yanındaki, içerisindeki koku ömür boyu biriktirdiğiniz romantizmi saniyeler içinde çürütebilecek olan kulübeden bozma tuvalete. Tuvaleti bekleyen gözlükleri şişe dipli amcaya gülümsedim. Gülümsemeyi unutmuş yüzünde bir ışık mı gördüm? Hadi artık neredesin?
Saat tam on birde geldi. Köy