... birkaç ay içinde işleri büyük gelişme göstermişti. Tıpkı şu dağlardaki baharın kısa olacağını bildiği için, büyümekte acele eden buğday başağı gibi.
Çiftliklere girmişler, ihtiyarları sakallarından sürüklemişler, gençleri parçalamışlar, mal mülk ne varsa kül etmişler, hayvanları alıp götürmüşler. Bunları duyduk; yine dağda koyunlarımızı otlattık.
İçeriye doğru yürüyorlarmış, toprak üstünde ne tütün fidanı, ne buğday başağı bırakmışlar. Zeytinlikler inmiş, bağlar çiğnenmiş, ağaçlardan incir, badem, yemiş dökülmüş, kokmuş, kimseler malının başında kalmamış, kasabalar birer mahşer olmuş. Biz yine dağlarda koyunlarımızı otlattık.
Bir gün artık çok yakın gelmişler, köyümüzden iki saat ötede Menderes Köprüsü'nün başına kadar Yunan nöbetçi koymuş dediler; biz o vakit köyde düşünmeye başladık.
Sekiz yaşında bir çocuğun çıplak bedeni, çığlaklığından çok utanıyordu, sekiz yaşında bir çocuğunkinden biraz daha küçük bir beden.Dönmesini söyledim, işte orada çok çarpıcı bir şey vardı, tüm omurga boyunca uzanan buğday başağı şeklinde devasa mor bir leke.Hayretten çığlık atmış olmalıyım çünkü “Ne var? diye sordu ama ben “Bir şey yok,” dedim.O zaman kaygısının birden arttığını gördüm, “Sırtımdaki leke , geçen hafta ağabeyim…” diyerek bana karmaşık bir kavga, dayak, düşme hikayesi anlatmaya başladı…
Bedeni çeşitli boyutlarda eski ya da yeni lekelerle , morluklarla, yara izleriyle, yanıklarla doluydu; toplam on dokuz adet.