Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabın da insanlığın yüzüne tuttuğu en sert ayna şudur:
İnsan, yalnızca aç kaldığında değil; görülmediğinde, yok sayıldığında da yavaş yavaş ölür. Yoksulluk ağır bir kıştır; bir lokma ekmek, uzanan bir el insanı yeniden hayata bağlayabilir.
Ama sefalet bambaşka bir şeydir. Sefalet, insanın toplumun ortasında yaşarken bile görünmez hâle gelmesidir. Kimsenin sesini duymadığı, acısını fark etmediği bir yalnızlıktır. Çünkü yoksulun bedeni üşür, sefilin ise ruhu...
İnsanlığın en acı çelişkilerinden biri de budur:
Muhtaç olana merhamet gösterilir, fakat ihtiyaç derinleşip göz ardı edilemeyecek bir hâl aldığında aynı insan dışlanır. Sefil kişi artık bir birey değil, kalabalığın içinde fazlalık sayılan bir gölgeye dönüşür.
Dostoyevski'nin yüzyıllar önce işaret ettiği bu yara hâlâ kapanmış değildir. Belki de bugün daha derindir. Çünkü artık görünmezliği sıradanlaştırdık; insanların sessiz çöküşlerine alıştık.
Sefalet, yalnızca ekonomik bir çıkmaz değil, modern dünyanın birçok insanın üzerine yapıştırdığı ağır bir kimlik hâline geldi.
Ve hâlâ kulaklarımızda yankılanan o acı söz:
Vah bize... Vah biz gidi sefiller..