303 - Bir klasiği okumaya başlarken genelde kitap ve yazar hakkında daha önceden bir şeyler duymuş olurum, bir fikir sahibi olarak başlarım. Bunda ise kitabı, anlattıklarını, yazarı falan geçtim; kitabın adının bile “zorba” bir adamı ima ettiğini zannediyordum. Sabahattin Ali’nin yazdığı Madonna biyografisi gibi adeta. Eheh.
Kitap, kendisinden önce “Kazancakis hakkında ilginç bilgiler” eşliğinde başladı. Mezar taşında “özgürüm” yazıyormuş falan. İlginç bir adammış. Özgürmüş. Kitabında da bir başka ilginç adamı anlatmış: Aleksi Zorba’yı. Yunan milletine dair bende son birkaç yılda genel bir hissiyat oluştu o topraklara yaptığım birkaç ziyaret sonrasında: Aynı bizim gibiler, ama eğlenmeyi daha iyi biliyorlar. Tam olarak böyle. Kitaptan ve orada bahsedilen gündelik köy yaşantısından da bu izlenimi edinmek hiç zor değil. Dahası, bize benzemeleri tarafında da durum böyle. Bir bölümde mesela adeta durduk yerde köylüler bir kadının dedikodusunu çıkarıyorlar, konu linç etmeye kadar gidiyor hatta daha beteri... Tanıdık geldi mi? Gelir.
Zorba’nın kendisi için “aa aynı bize benziyor” demem zor. Ona dair edindiğim izlenim farklıydı. Kitap Zorba’nın değil de patronun gözünden ilerliyor. Zaten Zorba’nın aklı ermez öyle kitapmış, gözmüş, anlatımmış. O, yaşar. Yaşamaya bakar. Yaşarken de birkaç şeyden anlar, fazlasından değil. Bukowski’ye benzettim ben bu adamı. Sayfalar ilerledikçe gözümde canlanan figür Zorba the Greek filminde oynayan Anthony Quinn ile yaşlı kurt Buk arasında gidip gidip geldi. Aynı bohemlik, aynı boş vermişlik, aynı içki ve kadın merakı, aynı yaşlı, karizmatik ve yaralı adam aurası...
Kitabı okurken aklıma birkaç şey daha geldi. Mesela patronun hikayesi, arayışları, Buddha okumaları, kendi iç hesaplaşmaları bana Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’nı anımsattı.