Dünyaya gözümüzü açtığımızdan itibaren olumle bir savaşa da gireriz. En basitinden, entropiye kafa tutarız sürekli sürekli çalıştırırız vücudumuzu, hasta olmamalı yaşlanmamalı. Ama nafile biz ölmek için doğduk. Bir söz vardı; Lucius Senaca ‘’Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin.’’ tam da bu işte. Yaşamın amacı ölüm degil, ölümün amacı yaşam, yani aslında yaşamadan önce ölüm gelir. Yoktan var olmaya geçmek gibi.
Schopenhauer diyor ki; "Eğer ölümü bize böylesine korkunç gösteren şey var olmama düşüncesi olmuş olsaydı o zaman zorunlu olarak henüz var olmadığımız zamanı da aynı dehşetle düşünürdük.
(Burda soruyorum gerçekten bizi dehşete düşüren şey bu mu?) Devam ediyor; Çünkü şurası çürütülemez derecede kesindir ki ölümden sonraki var olmayış ölümden önceki var olmayıştan farklı olamaz ve dolayısıyla ilki diğerinden daha hazin ve acıklı değildir. Bütün bir sonsuzluk henüz biz yok iken kendi mecramında akıp gidiyordu, fakat bu bizi hiçbir surette rahatsız etmez. Hâlbuki kısacık bir varoluşun bir lahzalık intermezzosunun (Schopenhauer burda yaşamdan önceki bilinci ve yaşamı taktıktan sonraki bilinci iki perde arasında oynanan ufak bir piyese benzetiyor ) ardından artık var olmayacağımız bir ikinci sonsuzluğun takip edeceğini ağır hatta tahammül edilmez buluruz. O halde varoluşa bu susamışlık şimdi onu tatmış ve çok tatlı bulmuş olmamızdan mı kaynaklanıyor?"
Schopenhauer tabiki de buna "Hayır" cevabını veriyor. Yani sen dünyaya gelmeden önce. Vay benden önce şunlar oldu diye kederlenmiyorsan eğer, sen yaşayıp öldükten sonra da yine var olmayacağından ötürü senden sonrasını düşünüp kederlenmen son derece saçma diyor. Çünkü diyor "Var oluşumuzun doldurmadığı zamanın, doldurduğu zamanın geçmişinde veya geleceğinde olmasının bir önemi yoktur, hepsi