Modern dünyada da geçmişte de vergiyi zenginler değil, sırtında kırbaç patlayan orta sınıf ve ücretli çalışanlar öder. Zenginlerin ellerindeki devasa sermaye, onlara "vergi planlaması", muafiyetler, teşvikler, off-shore hesaplar ve holdingleşme gibi yasal kılıflarla vergiden kaçınma (bazen de düpedüz vergi silme) imkanı tanır. Devlet ise en kolay tahsilat yöntemini seçer: Bordrolunun maaşı daha eline geçmeden kaynağında kesilen gelir vergisini ve marketten aldığı ekmekten, benzine kadar herkesten eşit oranda alınan dolaylı vergileri artırır. Bu, serveti tabandan alıp yukarıya transfer eden acımasız bir matematiksel çarktır. İster bir Osmanlı monarşisi olsun, ister modern bir Cumhuriyet; eğer bir sistem vatandaşından vergiyi, askeri ve sadakati tam alıp, karşılığında ona can güvenliği, siber güvenlik, ekonomik refah ve adalet sağlayamıyorsa, o rejim meşruiyetini kaybeder. Roma'dan Osmanlı'ya, Fransız Monarşisi'nden modern ulus devletlere kadar yıkılan tüm sistemler, dış düşmanlardan ziyade, içerideki bu "toplumsal sözleşmenin" bozulması yüzünden çökmüştür. Vatandaşını veri sızıntılarına karşı koruyamayan, dolandırıcıların eline bırakan, enflasyonla birikimlerini eriten ama kendisini korumak için "kozmik dijital kaleler" inşa eden bir yapı, kendi varlık sebebini (toplumsal sözleşmeyi) ihlal ediyor demektir. "Devlet aklı" denilen şey romantize edilecek, kutsanacak bir "bilgelik" değildir. Çoğu zaman kendi liyakatsizliğini, ekonomik adaletsizliğini ve vatandaşına karşı olan görevlerindeki başarısızlığını örtmek için kullanılan kibirli bir kalkandır. Siz bugün sokağa çıktığınızda dolandırıcıların hedefi oluyorsanız, vergi yükü altıda eziliyorsanız ve buna karşılık "büyük stratejiler" dinliyorsanız, orada vatandaşını koruyan bir cumhuriyet idealinden ziyade, kendi
Sosyoloji
ZULÜM ALLAH'TAN MI GELİR: Dımaşkî - İktidar ve Kader
Hicrî 125 (M.S. 743) yılına yaklaşırken Şam’da, Bâb el-Ferâdîs “Cennet Kapısı” denilen kuzey sur kapısının önünde bir kalabalık toplanmıştı. Kapının altında, az sonra idam edilecek, elleri ve ayakları kesilmiş bir adam vardı; bazı rivayetlere göre, son sözünü söyleyemesin diye dili de kesilmişti. Yanında, bir zamanlar adaletiyle ünlü Halife Ömer b. Abdülaziz’in muhafızlığını yapmış olan müridi Sâlih b. Süveyd duruyordu, o da asılacaktı. İnfazı emreden, dönemin güçlü hükümdarı Hişâm b. Abdülmelik’ti. Asılan adamın adı Gaylân ed-Dımaşkî’ydi. Suçu bir isyan, suikast ya da ihanet değildi. Suçu, tek bir cümleydi: “İnsan, yaptığından kendisi sorumludur.” Bugün bize sıradan bir hakikat gibi görünen bu cümle, sekizinci yüzyıl Şam’ında bir adamın hayatına mal oldu. Çünkü o cümlenin arkasında, düzeni sarsabilecek bir cümle gizliydi: Eğer insan yaptığından sorumluysa, halife de yaptığından sorumludur ve zulüm “Allah böyle takdir etti” diyerek meşrulaştırılamaz. ŞAM’IN KÂTİBİ, SARAYIN İÇİNDEKİ YABANCI Gaylân ed-Dımaşkî’nin hayatına dair elimizdeki bilgiler sınırlı ve yer yer tartışmalıdır. Tam adıyla Ebû Mervân Gaylân b. Müslim, nisbesiyle el-Kıbtî ed-Dımaşkî, muhtemelen Mısırlı bir Kıptî ya da Himyer’in Kıbt koluna mensup bir aileden geliyordu. Her halükârda Arap aristokrasisinin dışında, mevâlî (azatlı) tabakasına mensuptu. Babasının Emevî hanedanına bağlı bir azatlı (yani köleliği sona erdirilmiş kimse) olduğu aktarılır. Kendisi ise Şam’da, imparatorluğun kalbinde, devlet kâtipliği yapıyordu. Kaynaklar onu, Abdülmelik b. Mervân’ın oğlu Saîd’e öğretmenlik yapacak kadar saraya yakın gösterir. Daha da önemlisi, sonradan “İslâm’ın en âdil halifesi” diye anılacak olan Ömer b. Abdülaziz onu yanına almış, vaazlarını dinlemiş ve bazı reformlarda ona dayanmıştı. ADALET SÖZ DEĞİL,
Alıntı
Reklam
Neden gitmedin, sana rağmen kanla doldu ellerim Neden silmedin, buna rağmen yaşla doldu gözlerim Var göğsümde bir kaç delik, kurşun oldu sözlerin Ve yangın var yüreğimde, sana rağmen ölmedim Sana rağmen yıkıldım her gün tamamen Görsem her gün özlerim Kapından geçsem var mıdır müsaaden Ben bu yoldan dönmedim x2 Ne evimdeyim belki elindeyim Biliyom zaten Belki ayaktayım, sanma ölmedim ben Tutmuyom matem
Bazı insanlarda gerçekten haysiyet yok. Karısını kızını arkadaşlarına ona buna paylaştığı gibi saplantı haline getirdiği kadınların başkalarına yönelişlerini sineye çekecek yinede peşinden koşacak kadar şeyler işte. Öyle zavallılara ne denir bilirsiniz ......
1000Kitap
Sosyal Çürüme
Şu an Türkiye’de sosyal çürüme var bilmiyorum fark etmemek gerçekten zor gibi geliyor. Çünkü etrafımıza baktığımızda yalnızca ekonomik ya da siyasi tartışmalar değil, aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir değişim de görüyoruz. Normalleşmemesi gereken birçok şeyin artık sıradan kabul edilmesi, insanların buna şaşırmayı bile bırakması dikkat çekici bir durum.Sosyal çürüme dediğimiz şey aslında bir toplumun bir anda bozulması değildir. Daha çok, küçük değer kayıplarının zamanla birikmesiyle oluşur. İnsanların birbirine bakışının değişmesi, saygının azalması, içeriklerin giderek yüzeyselleşmesi ve kalite yerine dikkat çekmenin ön plana çıkması bu sürecin parçaları olabilir.Bugün eğlence anlayışımıza baktığımızda bunu net şekilde görmek mümkün. Özellikle bazı popüler müziklerde kadını aşağılayan, onu bir birey değil de bir obje gibi gösteren sözlerin yaygınlaşması düşündürücü. Bu içerikler çoğu zaman “sanat” adı altında sunuluyor; fakat sanatın yalnızca dikkat çekmek değil, aynı zamanda düşündürmek, hissettirmek ve topluma bir şey katmak gibi bir yönü de olması gerekmez mi? İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Dinlediğimiz şeyler bize gerçekten bir değer mi katıyor, yoksa sadece birkaç dakikalık tüketimden mi ibaret?Fakat mesele yalnızca müzik değil. Sosyal medyaya baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Günlerce konuşulan konuların büyük bir kısmı insanların özel hayatları, magazin olayları, anlamsız tartışmalar ve birbirini aşağılamaya dayalı içerikler oluyor. Buna karşılık bilimsel bir başarı, önemli bir kültürel çalışma ya da topluma fayda sağlayan bir gelişme çoğu zaman hak ettiği ilgiyi göremiyor. Sanki dikkat çekmek, değerli olmaktan daha önemli hâle gelmiş gibi.Eskiden insanlar toplumda saygı görmek için bilgi sahibi olmaya, bir alanda başarılı olmaya
Her organ gibi KALBİN de eşi, elbet vardır ADI AŞK ise...
Kalbim, sana çok anlamlı yalnızca senin görünce anlayacağın ufak bir anı ve de buna ait yine yalnızca senin hissedebileceğin sır vereyim: Gerçek aşk, iki insanın birbirine sarılması değil; iki yarım, gerçek ve birbirine ezelden ait kalbin, birbirinde ruhen bedenen sımsıcak olup tamamlanmasıdır. Sen, kalbimin yıllardır aradığı eksik parçamsın, kalbimde yaşayan keşkemsin evet ama şükrümsün her ne derlerse desinler, her ne zaman olursa olsun KALBİMin her yanı olanımsın, ELHAMDÜLİLLAH Ve ben, sana sarıldığımda dünyayı değil, evimi bulmuş, yuvamı kurmuş, dünyaya AŞKLA bakar hissediyorum DÜNYAM... aB
Reklam
Reklam