Afyon bir yalan mı, diye düşünüyor bazen, yoksa çevremizdeki dünya, kan ve elem, melal ve heves dünyası mı yalan olan? Başka bir şey bilmiyorsa bile, ikisinin de doğru olamayacağını biliyor.
Beş hikaye, beş farklı anlatıcı, belirip kaybolan bir ev, masum konuklar, hayaletler ve iki gizemli ev sahibi… David Mitchell’ın okuduğum ilk romanı ve kesinlikle devamının geleceği bir başlangıç oldu benim için. Yazım tarzını, mizahını ve ürkütücü temasının ilgi çekici betimlemelerini çok sevdim.
Köşkün türüne uygun öyle ustaca bir tasviri var ki, gün ışığında bile yanından geçmekten çekineceğim bir yer. Her dokuz yılda bir, Ekim ayının son gününde, büyük bir köşkü çevreleyen muhteşem bir bahçenin arazisinde, kendisini bulmak için şanssız bir misafir, köşkün ürkütücü kapısından içeri girer. İlk başta tamamen farklı görünüyorlar, ancak okudukça şanssız bu ruhların ortak yönlerini sayfaları çevirdikçe keşfettim. Bu kitapta harika olan şey, bölümlerin heyecan verici bir şekilde benzersiz olmasına rağmen birbirleriyle nasıl bağlantı kurduğu. Okurken her birinin sonunda ne olacağını kestirebildim, fakat bilemediğim şey o noktaya yolculuktu. En çok da bu anlatım keyif verdi diyebilirim.
Türler arasında sıçrayan ve şaşırtıcı bir sonuca varan farklı bir roman. Beni perili ev hikayesinin, gerçekliği çarpıtan yeni bir vizyonuna çekti. Sanırım ilk tanışma için sadece David Mitchell'in yapabileceği bir şey gibiydi.
Sıla Okur çevirisiyle
Slade KöşküDavid Mitchell · Doğan Kitap · 2018133 okunma
Diğerlerinin dikkatini, masada yemeklerinin hazır olduğunu söylediğinde çekebilen, başkalarının hikayeleri parlasın diye kendi kandilini söndüren, dünya üzerindeki birçok kadının romanı.
Eurydice ve Guida… Kadınların sadece ev hanımı olması gerektiği düşünülen bir zamanda doğan iki kız kardeş. Guida ortadan kaybolmayı, Eurydice kalıpları kıramayacağını düşünerek uyum sağlamaya çalışmayı tercih ediyor. İkisi de seçtiklerinden mutlu değiller.
Kendi zamanının karakterini bastırmaya zorladığı toplumda Eurydice, içindeki resifleri keşfederek, kendi sınırlarını aşacağını tahmin edemiyor. Tıpkı ellerinde imkan olsa dünyayı değiştirebilecek ama bunun yerine kontrol edilen, engellenen, silinen Eurydice’ler gibi. Burada en heyecan verici şey Eurydice’nin içindeki cevheri soğuk bir şekilde öldürmek için hor görülmesi, mekanik hareketlerle küçümsenmesini nasıl aşacağıydı. Martha Batalha bize, tarihte iyi eş, iyi anne ve iyi ev hanımı olmak için yaratıldığını düşünmesi için bastırılan kadınların mucizevi sabrını anlatıyor. Sınıfçılık, cinsiyetçilik, ırkçılık temalarını katmanlı birer gülümseme ile öğretiyor. Belki de bu hikayelerden birini dinlemiş ama artık alışmışlığın verdiği huzursuzlukla gözardı bile etmişizdir.
Her türde kitap ilgimi çekebilir fakat okuma güncelimde her iki kitabımdan biri radikal feminizm. Bu konuda yazmış birkaç yazarla karakteri üzerine oturup konuşmayı çok isterdim. Martha Batalha ile de Eurydice’yi sabaha kadar konuşabilirim. Hatta romanı okuduktan sonra yazarın hayata Eurydice’lerin dili olması için gönderildiğini bile düşündüm. Bu çok kıymetli. Ayrıca Seda Çıngay Mellor çevirisi de çok başarılı. Dili çok dinamik ve fazla sarsıcı bir roman, mutlaka okunmalı dediklerimden.