Bu yıl ki en iyi okumalarımdan biri. Çok farklı yazılmış ve fazlasıyla ilgi çekici ilerleyen bir hikaye.
Britanyalıların Demir Çağ’daki yaşam formlarını deneyimsel arkeoloji metoduyla öğrenmek için bir araya gelen bir grup insan, Ingilizlerin atalarının eskiden yaşadıkları gibi yemeli, içmeli ve yaşamalıdırlar. Sylvie, anne-babası, bir profesör ve üç öğrencisiyle ilkel yaşamı en sade haliyle tecrübe etmeye çalışıyor. Sylvie’nin babası bu tarihsel dönemden çok etkilenmiş ve ilk elden bunu deneyimleme fırsatını kaçırmamış. Bu şekilde öğrencilerin eğitimi ve bir ailenin yaşam ideali gibi masum başlayan hikaye karanlık bir şeye dönüşüyor. Toplumun geçmişini her yönüyle tecrübe ermeye çalışırken, toplumun en temel birimi olan ailenin içinde barındırdığı karanlık ortaya çıkıyor. Ataerkillik ve gelenekselciliğin her zaman güvenilir olmadığı, bazen yıkıcı ve kırıcı olduğuna dikkat çekiyor yazar. Rausseau’nun ödev ahlakında açıkladığı gibi ‘Güç maddesel bir şeydir. Bundan nasıl bir ahlak çıkabilir, bilmem. Güce boyun eğmek, bir istem işi değil, bir zorunluluktur.’ Sylvie ve anne babası aralarında bağ en doğru bu cümleyle açıklanabilirdi.
Ayrıca öğrencilerden biri olan Moll karakteriyle empati, yardımlaşma ve dayanışma duygularını harekete geçiriyor.
Sarah Moss’un kaleminin gücüne hayran kaldım. Çoğu satırda yüreğim burkularak ve şaşkınlık içerisinde sonlandı kitap. İlk okuduğum kitabı ve tarzını çok beğendim.
Annem oturmaktan bir hedef, çok çalışma karşılığında kazanabileceği bir ödül olarak söz ederdi çoğu zaman, ama bunu o kadar nadir başarırdı ki neden bu kadar cazip bulduğuna anlam veremezdim.
Yalnızca bir 200. yıldönümü kıssası değil. Her karakter kendi monoloğunda kendi davasını keşfetmeye ve kendi payına düşeni: arayışı ya da cehaleti içinde, gerçekten. Lucien ve ufaklık ayrı fikirlerle yol alan kardeşler. Biri ileride profesör olmak için okuyan entellektüel bir öğrenci iken diğeri hakkını ancak zorbalık yaparak alabileceğini zanneden bir çete üyesi. Ölümü baştan haber eden bir kitap ve gözleri görmeyen kadının radyo başında olan biteni anlamaya çabalarken bir gün her zamanki gibi Lucien’in gelip ona her şeyi anlatmasını bekleyişi. Ertesi sabah ortalık kimi için sadece bir ölüm listesi... Ama “Ernestine Saint-Hilaire, o kara derili, söylüyor bizlere, kader istediğini yapar, felaket evinize yerleşmeden önce izninizi istemez.”
.
‘Bir insan seli bu! Asla böyle bir kalabalık görmedi Port-au-Prince sokakları! Ülkenin herhangi bir köşesinde hep birlikte yürüyen bunca insan, köy pazarında bile görülmemiştir.’ diyordu o sabahki ölüm yürüşünü tehlike ile stüdyosuna aktarmaya çalışan muhabir Mobile 4. Haiti’nin Bağımsızlığının 200. yıldönümünde ülkenin tek üniversitesinin öğrencileri büyük protesto için hazırlanıyor. Öğrenci adıyla anlatılan Lucien’in hikayesi de yarım gün kadar bir süreyi kapsayarak, yürek burkan 200. yıldönümde geçiyor. Duygusal ve şiirsel yönleriyle de o kadar okunası bir kitap ki… Doktor, bakkal, Lucien yani öğrenci, öğrencinin kardeşi Ezechiel ya da ait olduğu çetedekilerce ‘Little Joe’ ya da öğrencinin seslendiği adıyla ‘ufaklık’ ve benim bu romanda okumayı en çok sevdiğim cümleleri kuran Lucien’in annesi Ernestine Saint-Hilaire. Kurduğu her cümlenin başına "Ben, kara derili ben Ernestine Saint-Hilaire" diye başlayarak, yüreğe dokunan sözler söylüyor.
Lyonel Trouillot Fransız ve Haiti Creole'de yazar, gazeteci ve sadece 106 sayfa ile