Eveet, çok uzun zamandır bir inceleme yazmamıştım okul, etkinlikler derken. Şimdi buradayım. İnceleme SPOİLERlı olacak haberiniz olsun. Çok uzun tutmamaya çalışacağım.
Açıkçası kitaba ilk başladığımda dünyası beni içine almıştı olaylardan önce. Zalindov adında ölümcül bir hapishane, bu hapishanede çalışan bir şifacı, taht ve taç kavgaları, kimsenin birbirine güvenemediği bir hayatta kalma mücadelesi ve on yıldır hayatta kalmayı başarmış bir genç kız...
Ben kitabı okurken sıkılmadım diyebilirim. Bence sizi belirli bir tempoda tutuyor kitap. Sürekli bir merak unsuru mevcut. Ana karakterimiz Kiva tutarlı bir karakterdi ve diğer karakter ile olan ilişkisi gayet dinamikti. Uğruna savaştığı şey ve karakter gelişiminin fiderek büyüdüğünü gördüm. Jaren, uzun süredir okuduğum en iyi erkek karakterlerden biriydi benim için, kim ne derse desin. İkili arasındaki dinamik büyüledi beni. Ama favori karakterim NAARİ. Ölürüm bu kadına. Açıkçası tüm hikaye boyunca en çok güvendiğim, kendimi yakın hissettiğim karakterdi diyebilirim. Tipp benim küçük yavrum. Ölecek diye aklım çıktı valla. Şimdi kitaba dair özellikle bahsetmek istediğim kısma geliyorum.
Kitapta beni biraz sıkan tek şey olacakların bir kısmını önden tahmin edebilmem oldu sanırım. Belki buraya kaydettiğim/kaydetmediğim bir sürü fantastik ve distopik kitap okumaktan kaynaklanan önsezimdendir. Evet kivanın şifaya dair büyüsü olduğunu tahmin ettim. Jaren'ın elemental güçlere sahip olduğunu, muhtemel bir kraliyet üyesi olduğunu ve mide hastalığının aslında bir zehir olduğunu anlamıştım.
Fakat bunların dışında Kiva'nın asi prenses olduğu aklımın ucundan bile geçmemişti. Annesinin Tilda olduğu ve bütün kitap boyunca bunu anlamamış oluşuma da şaşırdım açıkçası.
Bazı okuduğum incelemelerden ötürü kitaba başlarken biraz düşük
Merhabalar Aylardan Kasım Günlerden Perşembe kitabıyla buradayım. Kitabı okuyanlar bilir. Kitap Atatürk’le ilgili. Ayşe Kulin’in Atatürk’ün yaşamını “liderlikten çok insan yönüyle” ele aldığı biyografik-roman tarzında bir eserdir. Bu kitapta daha çok Atatürk’ün duygularını okumuş olduk. Keyifli bir okumaydı. Çocukluğu, okuduğu okullar, girdiği savaşlar, evlat edindiği çocukları ile ilgili, evlilik hayatı gibi kendi duygularıymış gibi yazılmış. Yazarımızın amacı da lider olarak değil de insan olarak Atatürk’ü anlatmak. Ayşe Kulin’in kalemini sevenlere tavsiye ederim.
“Çileli ülkemin kadınları yoktan var etmeyi de bilirler, en zor şartlar altında evlerini sıcak yuvalara dönüştürmeyi de...”
“Beni ölümden kurtaran yazgım bana, 'Yapayalnız kal' diye de buyurmuş olmalı ki ben ömrümü hep kesif bir ormanın içinde tek başına bir ağaç gibi sürdüm.”
Philipp Mainländer, bir aşkın veya yüksek duygunun değil; babasının annesine duyduğu o tamamen soğuk, aşksız ve mekanik biyolojik üreme dayatmasının sonucunda dünyaya fırlatılmış bir filozoftur. Onun bu sevgisiz ve çıplak doğumu, felsefesinin de neden bu kadar filtresiz ve rasyonel olduğunun ilk ipucudur. Kanımca Mainländer, Arthur Schopenhauer’ın sistemindeki en büyük mantıksal boşlukları kapatan, felsefe tarihinin "altın madenidir." Schopenhauer, dünyayı "Kör Yaşama İstenci (Wille)" olarak tanımlayıp acıdan kaçış için "çilecilik veya sanata sığınma" gibi mistik ve geçici çözümler sunarken; Mainländer bu mistik tülü yırtar ve bize hayatın ham, rasyonel ve nihai amacını gösterir: Yok oluş.
Onun kozmolojisinde evren, intihar etmiş bir Tanrı’nın çürüyen cesedinden ibarettir. Başlangıçta zamanın ve mekanın ötesinde saf bir "Mutlak Birlik" (Tanrı) vardı. Bu ilk enerji, var olmanın getirdiği o sürtünmeli acıya dayanamadı ve "Hiçlik" (Non-Being) limanına ulaşmak istedi. Ancak saf varlıktan mutlak hiçliğe doğrudan geçiş rasyonel olarak imkansız olduğu için, Tanrı kendini imha ederek milyarlarca fiziksel parçaya böldü. İşte bizim "evren" ve "zaman" dediğimiz şey, o ilk bütünün parçalanma anıdır.
Bu sistemde evrendeki tüm temel bileşenler (madde ve enerji) aslında aynıdır; yok olmazlar, sadece sürekli biçim değiştirirler. Doğan her canlı, o çürüyen cesedin parçalarının kısa süreliğine bir araya gelmesinden ibarettir. Ancak bu birleşme kusursuz bir kurgu değildir. Sistemde zamana bağlı bir bozulma (modern fiziğin deyimiyle Entropi) hakimdir. Birleşen her kimyasal bileşik, bir öncekinden daha zayıf, daha aşınmış ve çürümeye daha yakındır. Dünyanın zamanla daha kötüye, daha çirkin ve kaotik bir yere evrilmesi bu mekanik sönümlenme yasasının kaçınılmaz bir çıktısıdır.
Mainländer
#okudumbi̇tti̇ "Çöpler mi toplanıyordu, yoksa kırılıp bin parçaya bölünen umutlar mı?"
"Yok sayıldığım, değer görmediğim yerde nasıl mutlu olabilirdim ki?O bağırdı,ben sustum.Ben sustukça haklı zannetti kendini."
Merhaba kitap dostlarım.Bugün size çok sevdiğim çiçeği burnunda yazar arkadaşım @sibel.dulger'in kitabı ile geldim.@potkalkitap'tan çıkan eseri okurken yeri geldi gözlerim doldu,yeri geldi karakterin yerine umutlandım.
Kadına yönelik kitapları okumayı zaten çok seven bir okurum. Yazarımız da eserinde dokuz kısa öykü ile birbirinden farklı kadınların hikâyelerine yer vermiş. Kimi yok sayılan,kimi aldatılan,bazılarının kıymeti bilinmemiş, bazıları uçurumun kenarından dönmüş,yorgun,bitkin ama ne olursa olsun her daim 'Ben buradayım' diyen güçlü ve sapasağlam duran kadınlar, hikâyelere konu olmuş.
Yalın,akıcı anlatımıyla her yerde karşılaşacağımız bu kadın karakter öykülerini okurken içinizin acımasına,hüzünlenmeye, bir parça umutlanmaya engel olamayacaksınız.
Beni özellikle etkileyen öyküler 'Baharın Kalbinde Bir Kadın', 'İnci Küpe' ve 'Meryem' oldu. Kitaba ismini veren 'Yokuştaki Ev' ise nostaljik yapısıyla çok dokunaklıydı.
İlk kitabı olmasına rağmen kurgudaki akıcılık, verilen mesajlar çok etkileyici.Sevgili Sibel yazmaya devam et lütfen,kalemin daim olsun canım Canım Merve iyiki önerdin iyiki okuduk birlikte, varol her daim
@sibel.dulger
@1kitap.1kahveee
@potkalkitap
@herayokuyanlarkulubu
Merve
#kitap #book
Yokuştaki EvSibel Dülger · Portal Kitap Yayınları · 202643 okunma
Merhaba sevgili okurlar
Bugün kütüphanemin en özel köşelerinden birine yerleşen, kapağını kapattıktan sonra bile günlerce etkisinden çıkamadığım ve üzerine uzun uzun düşünmek istediğim çok derin bir eseri sizlerle paylaşmak için buradayım. Mustafa Gülaçtı’nın kaleme aldığı Sessizliğin Mirası
Bir babanın sessizliğinden, bir oğlun kelimelerine uzanan hikaye.Okuyup bitirdikten sonra anladım ki bu cümle sadece edebi bir aforizma değil, kitabın her bir sayfasına, her bir satır arasına sızmış olan o muazzam gerçeğin ta kendisiymiş.
Kendi iç dünyamda, kendi geçmişimde ve sustuklarımda derin izler bırakan bu eseri, tamamen kendi penceremden ve hissettirdikleriyle detaylıca kaleme almak istedim.
Sessizliğin Mirası , aslında toplum olarak kanayan bir yaramıza, çoğumuzun bir şekilde hayatında karşılığı olan ama dile getirmekte zorlandığı o büyük ama sessiz trajedimize parmak basıyor.
Sessizliğin Mirası'nı okurken kendimi sürekli bir empati çemberinin içinde buldum. Tahliller o kadar içten, o kadar bizden ve tanıdık ki. Okurken kendimi bazen o sustuklarıyla aslında çok şey anlatan, gururunun ya da yetiştirilme tarzının arkasına saklanan o babanın yerine koydum. bazen de o boşlukları kapatmak için çırpınan, bir cevap arayan, babasının gölgesinde kendi kimliğini kelimelerle inşa etmeye çalışan oğlun acısında, arayışında buldum. Karakterlerin hiçbiri yapay değil,sokakta yürürken görebileceğimiz, belki de bizzat kendi evimizde karşılaştığımız insanlar. Kitapta o kadar çok cümlenin altını çizdim, o kadar çok satırda durakladım ki. Ama sanırım bütün kurgunun, bütün o sessiz çığlığın özeti tam olarak şu cümleydi.
"Bize bırakılan en ağır miras, doldurulmamış boşluklar ve zamanında sarf edilmemiş, içe atılmış kelimelerdir. İnsan en çok sustuklarından yara alır ve en çok sustuklarıyla yaralar sevdiklerini..."
Elif
Kitap, genç bir öğretmenin, Kars'ın bir köyündeki anılarından oluşuyor. Yazar gerçekten güzel noktalara değiniyor ve de yazarın yerinde analizleri var. Öğretmen arkadaşlar için güzel bir kitap bence.