Rafta bir National Geographic vardı.
O derginin kapağına -bir kara delik resmine- bakarken, aslında kendine baktığını fark etti. Bir kara deliğe. Can çekişen, kendi içine çöken bir yıldıza.
“Kendini doğduğun yerdeki bir dükkanda çalışırken mi hayal etmiştin? Ne bileyim, mesela on dört yaşındayken? Ne olmayı hayal ediyordun?”
“On dört yaşında mı? Yüzücü.” Nora on dört yaşındayken kurbağalamada ülke birincisi, serbest yüzmede ülke ikincisiydi. Ulusal Yüzme Şampiyonası’nda podyuma çıktığını hatırlıyordu.
“Neden olmadı?”
Nora özet geçiverdi. “Üstümde çok baskı vardı.”
“Bizi yaratan şey baskıdır ama. İlk başta kömürsündür, basınç sayesinde elmas olursun.”
Nora, Neil’ın elmas hakkındaki yanlışını düzeltmedi. Kömürün de, elmasın da karbon olduğunu ama kömürün hiçbir basınç altında elmasa dönüşemeyecek kadar katışıklı bir karbon olduğunu söylemedi. Bilimsel olarak, kömürseniz kömür kalırdınız. Belki de hayattan alınması gereken esas ders buydu.
Nora kedi dostu için acılı ve yaslı olması gerektiğini biliyordu -öyleydi de- ama içinde başka bir duygu daha olduğunu fark etti. Voltaire’in o dingin ve huzurlu -acıdan tamamen yoksun- haline bakarken, karanlıkta belirmeye başlayan ve kaçışı olmayan başka bir his daha vardı içinde.
Kıskançlık.