“Bilmezliğin tarlasına küçük bir kültür fidanı diktim.” S. 48
Bir insan gerçekten neyi değiştirebilir?
Bir köyü mü, bir zihni mi, yoksa bir kaderi mi?
“Gelecek kuşaklar bu öyküyü öğrenip sevinmek, biraz da üzülmek, böylece bundan kendilerine öğrence çıkarmak isterlerse, geçerler başına, gerekeni yaparlar.” S. 147
—Peki, gereğini yapmaya var mısınız, kitap severler?
Masal gibi anlatılıyor… ama bu bir masal değil. Tam tersine, insanın içini sızlatan bir gerçeklik var içinde. Çünkü o “masalsı” dediğimiz şey, aslında olması gerekenin kendisi.
İnsan ilişkileri öyle sıcak, öyle sahici ki; bugünden bakınca neredeyse gerçek dışı görünüyor. Oysa kırılma tam burada başlıyor: Biz gerçeği kaybettiğimiz için, gerçek olan bize masal gibi geliyor.
Demek ki insanlar isterse kendi masalını kurabiliyor. Ama bu masal gökten inmiyor… Emekle, inatla ve çoğu zaman yalnız kalmayı göze alarak kuruluyor. Ve belki de en acı tarafı şu: O masalı yaşayan insanlar vardı. Ama biz, o masalın artık mümkün olmadığına inanan insanlar olduk.
Şimdi kitap sevgisini bir de Mustafa Güzelgöz’den, Dimitrios’un düşü gibi tatlı tatlı dinleyin.
Mustafa Bey, belki de doğuştan içimizde olan ama birçok insanda hiç uyanmayan o kitap sevgisini öyle bir anlatıyor ki… Bu artık bir sevgi değil, bir bağa dönüşüyor.
İnsan kendini, dünyayı, hatta yalnızlığını anlamaya başladığı anda kurulan o sessiz bağ… Herkes okuyabilir ama herkes o bağı kuramaz. Çünkü kitap sevgisi, sayfaları çevirmek değildir; kendine temas edebilmek, oradan da başkalarına dokunabilmektir.
Mustafa Bey’in derdi tam da burada başlıyor:
Uykuda bir halk… ve o uykuyu bozmak için elinden geleni değil, elinden gelenin fazlasını yapan bir adam. Bu sadece bir hikâye değil.
Bu, bir insanın inatla bir toplumu uyandırmaya çalışmasının hikâyesi.
Ve bu