Çocuklarımıza karşı ne kadar büyük bir sevgi duysak da ya da ebeveynlik görevlerimizi yerine getirirken ne kadar iyi niyetli olsak da, geldiğimiz noktada geçmişte çocuk yetiştirmiş ebeveynlerden çok daha küçük bir hata yapma payına sahibiz. Büyük bir rekabetle karşı karşıyayız. Günümüzde hüküm süren kültürel kaos ortamının olumsuz etkilerini bertaraf edebilmemiz için çocuklarımız bağımsız birer birey olarak kendi ayaklarının üzerinde durabilecek yaşa gelene dek onları bıkıp usanmadan her gün tekrar tekrar yanımıza çekmeye çalışmalıyız. İşin iyi yanı doğanın -doğamızın- bize bunu nasıl yapacağımızı gösteriyor olmasıdır.
Jean-Paul Sartre “Varlık ve Hiçlik” adlı kitabında, varlık ile eylemleri arasındaki ilişkileri inceler. Yaptığımız şeylerle mi tanımlanırız? Varlığımız, teşebbüs ettiğimiz şeyler üzerinden mi tanınlanır? Kadın ve erkekler yaptıkları şeyler midir, yoksa kişiliğimizin hakikatiyle eylemlerimiz arasında bir fark, bir mesafe var mıdır?
Siyaseti, canlıların, başka canlılar tarafından yönetilmesi ve seçmemiş oldukları bir toplum içinde yaşayan bireylerin varlığı olarak tanımlayacak olursak, demek ki siyaset, korunan, teşvik gören, desteklenen toplulukları, ölüme, işkenceye, cinayete maruz bırakılan topluluklardan ayrılan şeydir.
Ve nihayetinde, önemli olanın neler yaşadığımız değil, yaşananlarla ne yaptığımız olduğunu ortaya koyan öğretici bir kanıtlama. Tüm bunlar, yaş ilerledikçe içimizde daha da derinlere kök salmaya meyilli, fakat doğruluğunu ortaya koymanın aslında imkansız olduğu güven verici inançlar alanına ait.
Bugün genç bir insan, doksan yaşındaki büyük büyükbabasının kendisine neyin ilerici olduğunu söylemesine izin vermeyecektir; ama bunu, kabul ettiği fikirlerin en az doksan yaşında olduğunu ve bir dogmanın değiştirilemeyeceğinden hareketle hiçbir şekilde değiştirilmediğini fark etmeden, Freud adına analistinden kabul edecektir. Ve analistlerin hastaları üzerindeki nüfuzu ile bu dogmaların etkileri profesyonel çevrelerin de ötesine geçerek gerçeğe erişimi engellemektedir.