Çiçeği yerinden çıkarmayı başardığım zaman sapı yarılmıştı. İlk halindeki güzelliğinden de eser kalmamıştı. Bunun yanında ince, zarif kır çiçeklerinin arasında da oldukça kaba görünüyordu. Kendi halinde çok güzel görünen çiçeği koparmış olduğum için üzüldüm. Koparmaya çalışırken nasıl uğraştığımı hatırlayarak, "Ne büyük bir yaşama gücü bu..." diye düşünmekten kendimi alamadım.
O sırada yolun sağında bir yeşillik gözüme çarptı. Ona yaklaştığımda, biraz evvel boş yere kopararak attığım deve dikenin aynısını gördüm. Bunun üç sapı vardı. Biri kopmuş, dalın kalan parçası da kesik bir el gibi sarkmıştı. Diğer ikisinde birer çiçek vardı. Önceleri kırmızı olan çiçekler, şimdi simsiyah olmuşlardı. Kırık saplardan birinin ucundaki çiçek çamurlanmış, sarkmıştı. Diğeri yağlı kara toprağa bulaştığı halde dimdik duruyordu. Bir araba tekerleğinin çiğnediği ve sonra tekrar doğrulduğu belli oluyordu. Yamuk durmasının nedeni de buydu. Gövdesinin bir tarafı kopuk, iyice yıpranmış, kolu kesik, gözü patlatılmış bir insanı andırıyordu. Her şeye rağmen, çevresindeki kardeşlerini yok eden insanlara yenilmiyordu.
Tekrar,"Ne tükenmez bir yaşama gücü..." diye düşündüm. Insanoğlu her şeyi yenmiş, milyonlarca otu, bitkiyi yok etmiş, bu hala direniyor...
...
İşte bu devedikeni, sürülmüş tarlanın ortasında çiğnenmiş duran bu devedikeni, bana bu ölümü hatırlattı...