Orhan Pamuk çok tartışılan bir kişi, ben onu en azından (şimdilik) sadece yazar kimliğiyle değerlendiriyorum. Pamuk'un romanlarıyla ilgili yapılan eleştirilerin başında romanlarının çok akıcı olmadığı ve sürekli aynı şeyi anlattığı ile ilgili bi iddia gelir. Oysa ben buna katılmam. Özellikle ''Kara Kitap'' ve ''Masumiyet Müzesi'' kitaplarında konunun içeriği romanın uzun olmasını zaten zorunlu kılıyordu. Anlatımın tekrarına düşmek denilen durum ise bir miktar vardı ama bir noktaya kadar olması gerekiyordu. Çünkü o kitapların özü başka türlü verilemezdi. Benim açımdan da rahatsız edici değildi. Belki bazı okuyucuları zorlamış olabilir.
Ama bu kitaba gelecek olursak tarihi bir roman olduğu söylenen bu kitabı ne roman kategorisine koyabiliyorum ne de tarihi kitap kategorisine. Kitap yoğun olarak bizi tarihi bilgi bombardımanına tutuyor. Kurgu çok zayıf ve çok arka planda kalıyor. Veba ile ilgili gerekli olmayan ve yazarın konuyu aydınlığa kavuşturmak için anlatmak zorundayım dediği konular o kadar uzatılmış ki kitaptan koparıyor sizi. Üstelik sadece uzatılmakla kalmıyor kurgunun alakasız bir bölümünde aniden karşınıza çıkıyor. Veba ile ilgili kitaplar okudum daha önce bu yüzden ister istemez karşılaştırma yapıyorum. Bu hastalığın adı bile başlı başına korkutucu atmosfer yaratmaya yeterken bu kitapta bu atmosfer hiç yok. Yazar, hastaların can çekişmelerini ve veba belirtilerini anlatırken bir an o atmosfere girer gibi oluyorsunuz ama sonra alakasız bir tarih bilgisi veriliyor ve yine o hissiyata ulaşamıyorsunuz. Oysa kitabın adı itibariyle vadettiği şey vebaydı.
(SPOILER) Kitapta önemli bir konumda olan salgını sonlandırmak için adaya gönderilen Başmüfettiş Kimyager Bonkowski Paşa birden öldürülüyor. Tam bu noktada kitabın artık hikayeye başlayacağını düşünmüştüm. Ama