Okurun ilişki kurduğu somut gerçeğe sorgulanmaya gerek olmayan büyülü bir an katmak, büyülü gerçekçilik. Yerli edebiyatta bu tarzın başarılı örneğini görmek çok mutlu edici. Yazar alışılagelmiş bir
Hasan Ali Toptaş okumayı çok sevsem de bu kadar etkileneceğimi hiç düşünmemiştim. Kitap muazzam, tertemiz, pırıl pırıl, yağ gibi akan bir Türkçeye sahip. Gerçekten de Toptaş okumak için Türkçe öğrenmeye değer. Konusuna gelecek olursak da hasta bir baba ve etrafındaki insanlarla beraber yaşadığı süreç anlatılmış. Ben kitap boyunca sanki onların yanındaymışım gibi hissettim. Hastane bölümlerini bir bir yaşadım. O hasta babanın mağrurlu davranışları kitap ilerledikçe büyüyen acizliği boğazıma yumru gibi oturdu. Aziz Bey'in bi akrabası gibi tüm süreci yaşadım sanki, Denizli Ankara arasında onlarca kez araba yolculuğu yaptım sanki, Aziz Bey gözlermin önünde eridi de öldü sanki...
Hastalığın sürecini, hasta bir adamın hislerini, etrafındakilerin yaşadıklarını bu kadar başarılı nasıl anlatabildin Hasan Ali Toptaş. Bu kitap hayatın acılığını hiç bayağı olmayan bir şekilde tüm sadeliğiyle içinize işliyor hiçbir şey yapamıyorsunuz. Yaşanmış bir hikayeydi sanki şimdi kuşlar gibi ben de yas tutacağım.
Kitabı 1915 yılında yazılmış bir roman olarak yazıldığı döneme göre incelersek gayet güzel bir bilimkurgu romanı olacaktır. Sadece kadınların yaşadığı bir ülke bizim dünyamızdan daha az gelişmiş, daha ilkel olabilir mi? Bu soruların cevabını ülkeyi ziyaret eden üç erkek ile beraber alıyoruz. Kadınlar ülkesi dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş ileri bir medeniyetin eşiği. Öyle çok medeni ve gelişmiş bir ülkeler ki bu ülke ancak ''bilimkurgu'' olduğu için mümkün.
Erkeksiz bir toplumun bu kadar medeni olacağı fikri bana çok ''feminist'' geldi. Ve gerçekçilikten çok uzak. Bilimkurgu kitabında gerçeklik aramak mantıklı olmayabilir ama gerçeğe yakın bir mantık aradım. Fakat çok tatmin edici değildi. Ülkenin dinginliği, huzuru, mükemmelliği Türkiye'de yaşayan benim sinirlerimi bozdu.
Kadınlar ÜlkesiCharlotte Perkins Gilman · İthaki Yayınları · 201819,7bin okunma
Hasan Ali Toptaş'ın kitapları arasında benim için son sırada yer alıyor maalesef. Belki başka bir zamanda okumalıydım seni. Ama şimdi bu kitaba veda ediyoruz.
Hakan Günday kitapları arasında en sevdiğim kitap olarak yerini aldı.
Kitabın ilk yarısı tam bir yeraltı edebiyatı. Bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Hatta şiddet ve bazı diğer öğelerin etkisine çok giriyorsunuz. O sayfalarda kitaba ara vermeyi bile düşündüm. Kaldıramayacağım kadar ağır ve kötü şeyler vardı. Klasik Hakan Günday. Fakat son yarısı daha çok hoşuma gitti. Derda'nın hikayesi daha gerçek daha içten geldi bana. Derdâ ve Derda'nın hayatlarının kesişimi, yıllarca bilmeden birbirlerine hazırlanışları ve bunun çok iyi bir kurguda verilmesi çok güzeldi. Kitapta bol bol Oğuz Atay'ın adının geçmesi ve hakkında yazılan şeyler çok hoşuma gitti. En sevdiğim yazarı yine çok sevdiğim başka yazardan okumak gibiydi bu. Derda'nın Oğuz Atay için hayatını hiçe sayması konusu tıpkı Oğuz Atay romanlarından fırlamış gibiydi. Keşke daha uzun sürse dediğim bir kitaptı.
Çok severek ve sürüklenerek okuduğum harika bir kitaptı.
Benim için yeri çok ayrı olacak Hakan Günday