Kalbinizi verin ama teslim etmeyin.
Yalnızca Yaşam'ın eli zapt edebilir yürekleri.
Bir arada kalın ama çok da yaklaşmayın:
Çünkü ayrı durur mabedin sütunları.
Hem meşe de servi de büyüyemez gölgesinde bir diğerinin.
Fakat bir gün tam en kuvvetli olduğumuzu sandığımız bir zamanda, kafamızda yaşayan hayal binası, Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın şöyle bir emriyle birden çöktü, dağıldı:
"Sancaklarımızı sardık ve kılıçlarımızı kınlarına koyduk. Düşmanlarımıza Vilson'un 14'üncü maddesi prensiplerine dayanarak, sulh teklif ettik. Mütareke olacaktır. Ateş kesiniz! (Kasım 1918)
Arkadan biraz geçince gelen ikinci bir emir de, fethettiğimiz yerlerin, tayin edilecek gün ve saatte adım adım Ermeni kıtalarına teslim edilmesi, çekilişin gece ve yerli Türk halkından habersizce yapılması bildiriliyordu. Öyle ki, akşam bizim bayraklarımız altında uykuya dalan şu kurtardığımız Türkler, sabah olunca gözlerini yabancı ve katil bir süngünün gölgesinde açacaklardı...
Harp bitmişti ve biz yenilmiştik.
- Serbest zaman.
- Ah, ama mesai dışında epey zamanımız oluyor.
- Mesai dışında, evet. Ama düşünmeye zamanımız oluyor mu? Ya saatte yüz altmış kilometreyle araba sürüyorsun ve tehlikeden başka bir şey düşünemiyorsun ya da oyun oynuyorsun veya bir odada, dört duvarlı televizyon alıcısıyla oturuyorsun... Ki onunla tartışamazsın. Neden? Televizyon alıcısı "gerçektir". Anlıktır, boyutu vardır. Sana ne düşüneceğini söyler, bangır bangır kafana sokar. O haklı olmalıdır. Öyle haklı görünür ki. Vardığı sonuçları sana öyle peş peşe söyler ki zihninin itiraz etmeye, "Ne saçma!" demeye vakti olmaz.