Bu metin bana “yaşa” demiyor.
“Nasıl yaşadığını inkâr etme” diyor.
Ben zaten yarım sevmeyi bilmiyorum.
Bir şeyi ya içime alıyorum ya da hiç tutmuyorum.
O yüzden bu kitap bana ağır gelmiyor;
aksine, tanıdık geliyor.
Çünkü burada coşku bir taşkınlık değil,
bedel ödemeyi göze alan bir berraklık.
Şule Gürbüz’ün dili süslenmiyor.
Benim de süslenmeye tahammülüm yok.
İnsanların “normal” dediği birçok şeye
benim içim neden sessiz kalıyorsa,
bu kitap da o sessizliğin dilini konuşuyor.
Buradaki ölüm bir son değil.
Bir şeyi yarım yaşamaya razı gelmeyiş.
İdare etmeyi, alışmayı, sürüklenmeyi reddediş.
Benim hayatımda da bazı duygular böyle biter:
kavga ederek değil,
bağırarak değil,
sadece artık orada duramayacak kadar uyanık olduğumda.
Bu kitap bana şunu söylüyor gibi:
“Sen zor bir insan değilsin.
Sadece yüzeyde kalmayı kabullenmeyen birisin.”
Ama burada dürüst olmam gereken bir yer var.
Bu kitap beni onaylarken aynı anda beni sıkıştırıyor da.
Çünkü bu kadar net hisseden biri olmak
çok az insanla aynı masada kalabilmek demek.
Ben çoğu zaman yalnızlığı seçiyorum
çünkü yarım bağlardan daha az yorucu.
Bu kitap bunu romantikleştirmiyor.