Bir Aşkın Tarihi Kitap ile aynı adı taşıyan ilk hikâye "Bir Aşkın Tarihi" Macit ve Güzin'in arasında geçen aşk macerası anlatılmakta. Bu macera anlatılırken duygunun doğuşu, gelişimi, sönüşü ve nefrete dönüşü yalın bir dil ile anlatılır. Kitapta yer alan diğer altı hikayede ise (Beşik, Cadı, Bir Mesut, Bir Taleb-i İzdivaç, Komşunun Kızı, Bir Namus Meselesi) aşk, aile gibi konular ele alınmıştır. Mehmet Rauf
Bir Aşkın TarihiMehmet Rauf · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20211,677 okunma
Tarih, kazananlar tarafından yazılır derler; tıp tarihi de kadınların bilgisinin, emeğinin ve şifasının nasıl çalındığının tarihidir.
Cadılar, Ebeler ve Hemşireler kitabını okurken içimdeki adalet duygusunun nasıl sarsıldığını tarif edemem.Kitap, cadı avlarının aslında tıp alanındaki ilk büyük tasfiye hareketi olduğunu gözler önüne seriyor. Halkın içinden çıkan, bitkileri tanıyan, doğumu kolaylaştıran o bilge kadınlar, eğitimli elit erkeklerin kurduğu tıp tekeline kurban edilmiş. Kadınlar şifacıyken birden sadece emir kulu olan ‘hemşireler’ konumuna indirgenmiş.Okurken ‘biz bu günlere nasıl geldik’ sorusunun cevabını çok net görüyorsunuz. Kısa ama tokat gibi çarpan, her kadının kütüphanesinde bulunması gereken bir manifesto niteliğinde. Kendi tarihimizi öğrenmek ve unutturulan şifacı kadınlara neler yapıldığını -ki bu acımasızca canilik -kesinlikle okumalısınız.
Keyifli okumalar
Tarih boyunca 'cadı' olarak anlatılan birçok kadının aslında sadece bilgili, tecrübeli ve insanlara şifa vermeye çalışan kadınlar olması gerçekten insanı düşündürüyor. Cadılar, Ebeler ve Hemşireler; bize yalnızca cadı avlarını değil, kadınların sağlık alanındaki bilgisinin nasıl değersizleştirildiğini ve zamanla erkek egemen bir sistem içerisinde nasıl geri plana itildiğini anlatıyor.
Kitap çok kısa olmasına rağmen içinde oldukça yoğun bir tarihsel arka plan barındırıyor. Özellikle kadın şifacıların halk arasındaki önemini, kilise ve dönemin otoriteleri tarafından nasıl bir tehdit olarak görüldüklerini okumak yer yer öfkelendirici. En acı taraflarından biri de yok edilenin sadece kadınlar değil, onların nesiller boyunca aktardığı bilgi ve deneyim olması.
Akıcı dili ve kısa hacmi sayesinde bir solukta okunabilecek, özellikle kadın tarihi, tıp tarihi ve toplumsal eşitsizlikler üzerine düşünmek isteyenlerin mutlaka şans vermesi gereken bir eser.
Bazı kitaplar yeni bilgiler öğretir, bazıları ise bildiğini sandığın şeylere başka bir yerden bakmanı sağlar. Cadılar, Ebeler ve Hemşireler benim için ikinci grupta yer alan bir kitap oldu.
Bu kitapla ilişkim kolay olmadı. Uzun süre boyunca konunun gereğinden fazla uzatıldığını, olayların bir türlü ilerlemediğini hissettim. Tam bir düğüm çözülecek derken hikâye yeniden dolanıyor, gerilim erteleniyor ve bu da yer yer ciddi bir okuma yorgunluğu yaratıyor. Yazarın olayları bu kadar uzun süre aynı eksen etrafında döndürmesi benim okuma zevkime çok hitap etmiyor. Yüksek tempo içinde bile olay ilerlemesinin yavaş kalması, özellikle orta bölümlerde belirgin bir sıkılma hissi oluşturdu.
Cadı bölümleri ise başta en zorlandığım kısımdı. Bu bölümlerin ritmi ve odağı bana uzak geldi ve uzun süre hikâyeden kopuk hissettirdi.
Ancak kitabın sonuna yaklaştıkça anlaşılıyor ki bu bölümler boşa değilmiş; karakter gelişimi ve büyük kurgu için ilmek ilmek işlenmiş.
Son 200 sayfada hikâye belirgin şekilde hızlanıyor.
Düğümler çözülmeye, parçalar birleşmeye başlıyor ve o ana kadar örülen yapı nihayet görünür hâle geliyor.
Rowan ve Aelin karakter yazımı bu kitapta özellikle güçlü.
Celaena’dan Aelin’e dönüşüm yalnızca isim değişimi değil; karakterin dili, tavrı ve ağırlığı da olgunlaşmış.
Yan karakterler de derin ve işlevsel; hiçbiri sadece sahne doldurmak için varmış gibi durmuyor. Bazı karakter kararlarının temeli yer yer daha güçlü kurulabilirdi.
Ancak büyük resme bakıldığında, yazarın kurduğu olay örgüsünün genişliği ve zekâsı etkileyici.
Sonlara doğru fark ediliyor ki ilk kitaplardan beri örülen yapı, aslında çok daha büyük bir hikâyeye hizmet ediyormuş.
Başta sabır zorlayan yavaşlık, geriye dönüp bakınca anlam kazanıyor.
Sonuç olarak:
Gölgeler Kraliçesi, yer yer zorlayan temposuna rağmen serinin kurgu gücünü en net gösteren kitaplardan biri.
Sabreden okuru, geniş ve ustaca örülmüş bir hikâyeyle ödüllendiriyor.
Ve sonunda, bu evrenin neden bu kadar sevildiğini güçlü biçimde
Bu aralar yunan mitolojisinde dair bilgimi artırmak için okumalar yapıyorum. Robert Krugmann'ın Olympos Tanrıları serisi işimi çok kolaylaştırdı. Amacım günümüzde de üretilen edebi eserlerin, veya film ve dizilerinin içerisindeki çatışmaların ana kaynağına aşina olmak. Yunan mitolojisi de hala yazılan eserlere ilham olmaya devam ediyor. Ben Kirke de Odyssey öyküsüne aşina olmamda çok işe yaradı. Kitaba başladığımda Nolan'ın son filminden haberim yoktu. Bu aralar Matt Damon ve Anne Hathaway'in başrolde olduğu Odyssey filminin hazırlıkları yapılıyor. Güzel bir denk geliş oldu.
"Ben Kirke" son birkaç yıldır karşıma çıkan "kötü karakterlerin kötülüğünü sebeplerine inmek, onun bakış açısından bakmak" yönüyle bugünün popüler trendini yakalıyor. Özellikle dışlanmış bir cadı figürü olan Kirke, bizim yerli dizilerde bile görüp, yere göğe sığdıramadığımız kötü ve güçlü kadın karakterlere hayli benziyor. Yalnız fazla melankolik kasvetli atmosfer ve Kirke'nin sürekli yaralanan mazlum hali kitabı okumamı zorlaştırdı. Sanırım benim bu aralar biraz kaçış amaçlı okumalara ihtiyacım var.
Yazar Madeline Miller'ın diğer çok satan romanı yine Odyssey'in öncesini anlatan Iliada destanından bir karakter olan Achilleusu anlatıyormuş. Onu da merak ettim doğrusu.
Ben, KirkeMadeline Miller · İthaki Yayınları · 202444,2bin okunma
Kirke; Güneş Tanrısı Helios’un kızı. Annesi, babası kardeşleri ve akrabaları tarafından ‘sevilmeyen’, herkesten farklı olduğu için dışlanan Kirke’nin hikayesini kendi ağzından okuyoruz. Homeros’un Odesa’sında Kirke beyaz atlı prensini bekleyen, Odysseus’un kurtarmasına muhtaç bir kadın olarak anlatılırken, Madeline Miller’ın versiyonunda Kirke Zeus’a bile başkaldırabilen bir karakter. Bu anlamda, erkek egemen tanrılar topluluğunu sürekli erkeklerin ağzından dinlemektense kadın bir anlatıcımızın olması, kendi yaşamını kendi ağzından dinlememiz, merkezde hep Kirke’nin olması çok ayrı bir bakış açısı kazandırıyor. Bütün bildiğimiz efsanelerin pürüzsüz bir şekilde birbirine bağlanıp yeniden kurgulanması diyebiliriz hikaye için.
Tüm tanrıların aksine Kirke güçleri olmayan, çelimsiz, çirkin sesli ve yalnız bir tanrıça olarak çıkıyor karşımıza. Ancak daha güçlerinden haberi yokken bile bir ölümlüyü tanrıya çevirmek ve ölümsüz birini canavara dönüştürmek gibi Olimposlu tanrıların bile güçlerinin yetmeyeceği şeyler başarıyor. Hepsini de var olmak için yapıyor. Sonrasında, Güneş tanrısı Helios ve karısı Perseis’in (Okeanos’un nympha kızlarından biri) çocuklarında öteki tanrılardan farklı güçlerin olduğu ortaya çıkıyor. Dünyada var olan malzemeler ve efsunlu sözleriyle büyü yapabiliyorlar, bu çocuklar bizim bildiğimiz anlamda ‘cadı’.