Yusuf Atılgan, kitaba başlarken kendine has düşünce akışı tekniğini ustalıkla kullanmış. Aynısını Aylak Adam’ı okurken de hissetmiştim. Giriş bölümü okunduğunda genellikle “Ben ne okudum lan?” hissi uyandırır; kendinizi salak gibi hissedersiniz. Ancak ilerledikçe parçalar yerli yerine oturur ve anlatının yapısı anlaşılır.
Spoiler içerir!
Kitap bize Zebercet’in ruhsal dünyasına dair güçlü psikodinamik ipuçları sunuyor. Bu ipuçlarını, etkileyici bir sembolizmle yansıtıyor. Sembollerden ilki, Anayurt Oteli: Zebercet’in psişesinin mekânsal yansımasıdır. Zebercet, otelin dışına çok nadir çıkar; günlük yaşamını belirli rutinler çerçevesinde düzenler. Otel içinde farklı odaların kontrolünden sorumludur ve anahtar sembolüyle bu odalara giriş çıkışı sağlar; böylece kontrolü elinde tutar.
(Bir parantez açalım: Kitabın başından sonuna kadar hem düşünce dünyasında hem de davranışlarında obsesif birçok öğe bulunur. Örneğin, bıyık obsesyonu: “Acaba bu sabah bıyığı var mıydı? Etraftakilerin bıyıkları nasıldı?” gibi ayrıntılara takılır. Ayrıca, erotomanik bir saplantı olarak gecikmeli Ankara treni ile gelen kadını görüyoruz. Eylemlerinde ve ritüellerinde bu saplantılar bariz şekilde ortaya çıkar. Tüm bunlar, Zebercet’in psişesinin katı bir süperego ile şekillenmiş olabileceğine işaret eder.)
Odalardan biri Zebercet için ayrı bir önem taşır: gecikmeli Ankara treni ile gelen kadına verdiği 1 numaralı oda. Başlangıçta bu oda, Zebercet’in çok nadir uğradığı, varlığını yok saydığı özel bir mekândır. Sadece özel misafirlerine verdiği bu oda, ileride erotomanik saplantıları doğrultusunda ritüellerini gerçekleştirdiği ve libidinal bir katarsis yaşadığı alan haline gelir. Beklediği kadına duyduğu arzu burada şekillenir; bir nevi objet petit a’nın mekânsal fiksasyonu olarak okunabilir.
“…
Bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne oldugunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu…”