“…Canlı, hareketli bir ruh bazen hayatın sınırlarını aşar, tatmin edilemez olur; bu yüzden umutsuzluğa düşer, bir an için hayata küser; bu hâl, hayatın sırlarını arayan ruhun sıkıntısıdır…”
“…
Kendine, “Aşkın sahte olanı hangisi?” sorusunu sorunca geçmişe ve bugüne ait sayısız yüzler, çeşitli maskeler hatırlıyordu. Kâh gülümseyerek, kâh yüzü kızararak, kâh kaşlarını çatarak gözlerinin önünden geçen kadın erkek aşk kahramanlarını seyrediyordu: Çelik eldiven giymiş Don Kişot’lar ve elli yıl görmeden sadık kaldıkları ideal sevgililer; saf, iri gözlü, gül renkli çobanlar ve kuzular arasındaki sevgililer; zeki bakışlı, fettan tebessümlü, süslü püslü markizler; kendilerini öldüren, asan, boğan Werther’ler; sonsuz gözyaşları döken, manastırlara çekilen solgun bakireler; uzun bıyıklı, ateşli bakışlı delikanlılar; hem saf, hem bilinçli çapkınlar; âşık olduklarını göstermekten ödleri kopan fakat gizli gizli hizmetçilerini seven kurnaz budalalar… Daha nice nice âşıklar!
…”
“…
— Ah! Bu hayat, dedi.
— Nesi varmış bu hayatın?
— İnsana rahat vermiyor. Başını derde sokuyor. Ne olur, şöyle bir yatıp uyuyabilsem… Hiç kalkmadan…”