Aysun Elllidokuzoğlu bu ilk romanında bir aile hikayesini baş kahramanın gözünden iç konuşmalarla anlatıyor. Roman kısa ve iç konuşmaları takip ederken puzzle gibi parçaları birleştirerek ilerliyorsunuz. Ben, "Aaa demek böyleymiş... hmm bu yüzden böyleymiş..." diyerek ilerledim.
Kitabın anlatıcısının hastalığını hissettim diyebilirim. Siz de bilirsiniz hasta olduğunuz zamanların nasıl olduğunu, işte o hissi çok güzel işlemiş. Fakat bu hastalığın görünen bir yanı olduğu kadar aileye sinmiş bir yönü de var. Hastalığın verdiği huzur bulamama hâlini ailede de görüyorsunuz.
Hasta geçirilen zamanın insanın hayal dünyasını bulanıklaştıran hâlle ailenin içinde bulunduğu durum iç içe geçiyor. Ve ortaya "Bitemeyen" ıstırapların iç döküşü çıkıyor.
Şunu da belirtmek lazım ki kitabı bir tür travmaların iç döküşü olarak da okumak mümkün.
Çocukları öyle kötü değillerdi elbette fakat bazen anne baba kısmının gözünde bir "hiç" olabiliyorlardı, hiçbir suçları olmasa bile. Büyük Enişte'nin bir "hiç"i bile yoktu.
Sen masalları severdin, sonunda iyilerin kazanma garantisi vardı. İyi olmak isteyen, iyi kalmak isteyen biri için böyle bir teşvik şarttı. Babamız iyi biriydi ama kazanamamıştı Bir masalda olsaydı, kazanan tarafta olacaktı. Biz de bir masala kapağı atabilsek mutlu olacaktık.