En son ne zaman bir kitaba âşık olduğumu hatırlamıyorum. Bu kadar seveceğimi bilseydim, bir çırpıda bitirmez, zamana yayar, günlerce okurdum. Ama bir kitaptan, dibini sıyırırcasına daha fazla zevk nasıl alınır, keşke bildiğim bir yolu olsaydı. İnsanları kendine, adeta sayfaların arasından okuyucusunun boynuna bir kement atmışçasına bağlayan şöylesine kitaplar azdır. Böyle bir kitapla bu kadar geç tanıştığıma üzgün fakat hiç değilse tanışmadan bu dünyadan geçmediğime memnunum. Bu kitabın bana ulaşması için demek ki 187 yıl geçmesi gerekiyormuş.
Bu kitaba rastlayışımın ardında ne bilinçli bir merak vardı ne de bir tavsiyenin peşinden gitmiştim. Sadece bir sabah uyandığımda kitabın kapağı ve yazarın adı gözümün önüne gelip durunca, okumaya dair güçlü bir istek doğdu. Sanki kitap bana seslenmiş de ben de bu sesi duymuşum gibi. Belki de bazı eserler, insanın hayatına ancak kendi vakti geldiğinde giriyor ya da biz kendimizi hazır hissettiğimizde. Ben de bu kitaba iyi bir vakitte tesadüf etmişim; şimdi bakıyorum da ben kitaba ulaştım sanırken, meğerse o bana ulaşmış.
***
Aşağı yukarı son yarım asırdır dünyada yeni bir insan tipi belirginleşti: Aylak adam. Hayattan tat almak ister alamaz, eğlenmek ister canı sıkılır, maceraya atılmak ister kılını kıpırdatası gelmez, etrafındaki şeyler onu sıkar, aynılıktan usanır, aynı yerden, aynı insanlardan, aynı işlerden bunalır, hiçbir şey can sıkıntısını gideremez, bulunduğu hiçbir yere kök salamaz. Ne yapacağını kendi de pek bilemez. Ona da rüzgârın önüne katılmış bir kuru yaprak misali oradan oraya savrulmak düşer. Seyahat etmekten başka çaresi kalmaz.
İşte biz tüm bu duyguları çoğu zaman yalnızca kendi çağımıza, bize ait sanırız; kaosla dolu şehir hayatından usanmış, kalabalıklar içinde silinmeye yüz tutmuş, her gün