Bazıları, daha doğrusu "modernistler" için, gelecek demek, Avrupa'nın taklidi demekti. O yüzden de milliyetçilik en başta olmak üzere Avrupa'nın hastalıkları ithal edildi. Milliyetçilik, eski feodal prensler arasındaki yüzyıl savaşlarıyla, ardından burjuvazinin yeni bezirganları ve sanayicileri arasındaki pazar rekabetleriyle Avrupa toplumunu parçaladığı için, millî birliklerin sınırları 19. yüzyıl Avrupa'sında (Alman Zollverein gibi) gümrük birliklerinden veya feodal Avrupa'da hanedan savaşlarının kılıçlarıyla oluşturulmuştu. Sömürge dünyasında, Avrupa'nın sömürgeci milletlerinin savaş ve rekabetlerinin (ve her iki durumda da güç ilişkilerinin) bir yansıması gerçekleştirildi. Latin Amerika'da, Siyah Afrika'da veya İslâm âleminde "ulus devletler"in "sınırları", önce İspanya ile Portekiz, daha sonra da Hollanda, İngiltere ve Fransa arasındaki bu sömürgeci paylaşmaların bir mirasıdır.
Siyasî alanda "modernlik", parlamenter sistem demekti. Yani yapısı ve kültürü tamamen farklı ülkelere, İngiltere ve Fransa'nın özel tarihî şartlarından doğmuş rejimleri ihraç etmek demekti. Böylece de amaç, kapitalizmin ilk aşamalarının (prensipte "serbest") piyasa kurallarını alıp bu siyasî kurumların çerçevesi içine oturtmaktı.
Ekonomik sahada "modernlik", Batı pazarıyla bütünleşmekti. Mevcut güç ilişkisi içinde, kendine rakiplerin değil de müşterilerin çıkması konusunda son derece dikkatli davranan Batı, bir yandan kendisinin üretim tarzının (sanayileşmenin) aktarılmasını kolaylaştırmaktan kaçınırken, diğer yandan kendi tüketim tarzının taklit edilmesini var gücüyle pompaladı. Neticede, önce sömürgeleştirilen, ardından eşit olmayan mübadelelere tâbi kılınan ülkeler, kalifiye "seçkin" (yani işgalcinin veya egemenin birkaç aracısı ile birkaç işbirlikçisi) bir azınlığın bu tüketim tarzına