Zühtü

Bu "entegrizm" (tutuculuk), Batı'da en kötü kabul edilen ikiciliği alıp benimsemek suretiyle, İslâm dininin ruhunu oluşturan şeye, yani tevhide (birliğe) de kötü bir darbenin indirilmesine yol açar. İngiliz şair T. S. Eliot, Batı'nın en büyük günahı ikiciliktir (düalizmdir) diyordu. Oysa, bir yandan aynı toplum içinde, özel ilişkilerde bir dini son derece bağnaz ve tutucu şekliyle yaşattığını iddia etmek, diğer yandansa Batı'nın akıllara ziyan tüketim anlayışından, iş bölümünün, hiyerarşinin ve hem sivil hem de siyasal toplumu paramparça eden vahşi bireyciliğin her türlü şekillerine varıncaya kadar bütün ıvır zıvırını o toplumun sosyal hayatına buyur etmek, düalizmin en berbatı, ikiye bölünmenin, ikiciliğin de en fenası değil midir? Oysa İslâm açısından aşkınlık ile toplum birbirinden ayrılamaz. Bu durumda biz sentez yolunu mu tercih etmeliyiz, yoksa tam aksine birilerinin "modernite"sinde, diğerlerinin de "geleneği'nde bulunan en kötü yanları yanyana koyma yolunu mu?
Sayfa 257·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bu Kitab'ın Allah tarafından Hz. Peygamber'e vahyedilip yazdırıldığına inanan bir kimse için, Kur'ân Allah'ın her halka peygamberlerini onların mesajı anlayabilecekleri dille gönderdiğini defalarca tekrarlar. Hz. Muhammed'i peygamberliğin mührü (hâtemü'n-nebiyyîn/peygamberlerin sonuncusu) olarak kabul eden kimse için, İlk Dört Seçkin Halife'nin, Hz. Peygamber'in sahabilerinin ve onlardan sonra da çeşitli fıkıh mezheplerinin ilk yorumlarından itibaren şu husus açık ve nettir ki: Hz. Peygamber'e yazdırılan kelâm, kanun koyucu peygamberliğin sonuncusunu oluşturmasına rağmen, İslâm'ın yayılışıyla birlikte Medine toplumunkinden farklı toplumlarda ortaya çıkan yeni problemlere ana ve temel vahiyden hareketle cevap vermek için gerekli yorumu (içtihadı) dışlamaz.
Sayfa 255·Kitabı okudu
"Arap-İslâm âlemi kendisinin var olma hakkını nasıl gerçekleştirebilir?" sorusuna "gelenekçiler", "modernistler"in tam zıttı bir cevap verdiler. Modernistler gibi "bizi öldürenleri taklit ederek ve onlar gibi olarak" demek yerine, her şeyden önce Arap-İslâm dünyasında şayet bir çöküş olmuşsa, bu, Müslümanın dinden, eskilerin öğrettiklerinden saptığı ve Şeytan Batılı'nın ayartmalarına kendisini kaptırarak geleneğinden koptuğu için olmuştur diye düşündüler. Bu kanaate vardıktan sonra da, İslâm'ı dışarıya açılan kapısı ve penceresi, hatta gökyüzüne bakan açıklıkları da bulunmayan bir kaleye hapsetmeye ve geleneği de olduğu gibi savunmaya karar verdiler. Öylesine bir katılıkla ki, Kur'ân'ın öğretisini, yerleştiği çeşitli toplumların katkıları altında çoğu zaman kendisini boğan yığıntılardan ve tortulardan seçip ayırmak bile istemediler. Bütün entegrizmler (tutuculuklar), yani bütün dinlerdeki bu dogmacılık ve bu kemikleşme işte böyle doğar. Bu tutuculuk, dini, bu dinin uzun tarihi boyunca alabildiği kültürel veya kurumsal şekille karıştırmaktan ibarettir. Bu durumda herkes geçmişten kendisinin bugünkü davranışlarını en ziyade haklı çıkaran dönemlerin dinini (dinî uygulamasını) seçip alır ve ona sımsıkı sarılır.
Sayfa 255·Kitabı okudu
Bazıları, daha doğrusu "modernistler" için, gelecek demek, Avrupa'nın taklidi demekti. O yüzden de milliyetçilik en başta olmak üzere Avrupa'nın hastalıkları ithal edildi. Milliyetçilik, eski feodal prensler arasındaki yüzyıl savaşlarıyla, ardından burjuvazinin yeni bezirganları ve sanayicileri arasındaki pazar rekabetleriyle Avrupa toplumunu parçaladığı için, millî birliklerin sınırları 19. yüzyıl Avrupa'sında (Alman Zollverein gibi) gümrük birliklerinden veya feodal Avrupa'da hanedan savaşlarının kılıçlarıyla oluşturulmuştu. Sömürge dünyasında, Avrupa'nın sömürgeci milletlerinin savaş ve rekabetlerinin (ve her iki durumda da güç ilişkilerinin) bir yansıması gerçekleştirildi. Latin Amerika'da, Siyah Afrika'da veya İslâm âleminde "ulus devletler"in "sınırları", önce İspanya ile Portekiz, daha sonra da Hollanda, İngiltere ve Fransa arasındaki bu sömürgeci paylaşmaların bir mirasıdır. Siyasî alanda "modernlik", parlamenter sistem demekti. Yani yapısı ve kültürü tamamen farklı ülkelere, İngiltere ve Fransa'nın özel tarihî şartlarından doğmuş rejimleri ihraç etmek demekti. Böylece de amaç, kapitalizmin ilk aşamalarının (prensipte "serbest") piyasa kurallarını alıp bu siyasî kurumların çerçevesi içine oturtmaktı. Ekonomik sahada "modernlik", Batı pazarıyla bütünleşmekti. Mevcut güç ilişkisi içinde, kendine rakiplerin değil de müşterilerin çıkması konusunda son derece dikkatli davranan Batı, bir yandan kendisinin üretim tarzının (sanayileşmenin) aktarılmasını kolaylaştırmaktan kaçınırken, diğer yandan kendi tüketim tarzının taklit edilmesini var gücüyle pompaladı. Neticede, önce sömürgeleştirilen, ardından eşit olmayan mübadelelere tâbi kılınan ülkeler, kalifiye "seçkin" (yani işgalcinin veya egemenin birkaç aracısı ile birkaç işbirlikçisi) bir azınlığın bu tüketim tarzına
Sayfa 252·Kitabı okudu
Savaşlar hiçbir zaman bir meseleyi halletmez, aksine yeni meseleler ortaya çıkarırlar. Dahası bunlar ortaya her zaman yanlış konan sorunlar olduğu için de, sonuçta çözümsüz olarak kalırlar. Nitekim Napolyon'un 1789'da Mısır'ı istilası İslâm açısından gelenek ile "modernite" arasındaki ilişkiler problemini en kötü bir tarzda ortaya koymuştur. Napolyon'un Mısır'a saldırısını Arap-İslâm dünyasının "Uyanış" ının temeli olarak görmek bizim tuhaf "tarih"imizin beylik iddialarından biridir. Demek ki bu iddiaya göre, fikri ve eylemi gerçekten de dondurmuş Osmanlı boyunduruğu* altında asırlardır ezilmiş bir İslâm dünyasında, o zaman bir gedik, bir yenilenme ve "modernleşme" perspektifi açılıyordu. Bu iddia ile daha baştan ortaya korkunç bir anlaşmazlık sokulmuştur ki sonuçları bugün dahi İslam ile Batı arasındaki diyalogda etkisini devam ettirmekte ve bu yüzden modernleşme Batılılaşmayla karıştırılmaktadır: "Modernleşme" sadece Batı olarak algılanmıyor, Batı'nın gücü ve hatta askeri gücü gibi en kötü şekilleriyle değerlendiriliyor. O gün bu gündür öncelikle Mısır'da sonra da Arap-İslam dünyasının tamamında ve gitgide de bütün diğer kıtalar ve başka medeniyet havzalarında iki düşünce akımı ortaya çıktı: Ya "modernleşme" ya "gelenekçilik". * Osmanlı boyunduruğu, Osmanlı'nın İslam dünyasında düşünceyi durdurduğu gibi iddialar, Osmanlı Cihan Devleti'nin topraklarında gözü olan emperyalist ülkelerin yazar-düşünür-ajanları tarafından ortaya atılan ve gerçekle hiçbir alakası olmayan iftiralardır. Arap dünyasını Osmanlılar'dan soğutmak ve onları Osmanlı'ya karşı isyan ettirerek sömürgeleştirmek isteyen Batılıların ve onların keşif kolu olan oryantalistlerin/müsteşriklerin kara çalmalarıdır. Edward Saidin "Şarkiyatçılık" adlı eserinde bu yazar, çizer ve düşünürlerin kimler olduğu
Sayfa 251·Kitabı okudu