Batı bütün insanlığa ait olanı kendi malıymış gibi görüp müsadere ettiği için, bütün diğer insanları kendi tarihi, kendi hedefleri ve kendi değerlerine göre konumlandırabileceğine ve yargılayabileceğine inanmıştır. Nitekim İtalyan yazar Arioste'nin Öfkeden Kudurmuş Roland'ında, Tasse'n (Tas) Kurtarılmış Kudüs'ünde, Marlowe'un (Marlov) Timurlenkinde veya Şekspir'in Otello'sunda Doğu'nun Batılı tarzda giyinmesi, Molière'in (Molyer) Kibarlık Budalası'nda doğru Türkçe cümleler araması veya Racine'in (Rasin) Corneillele (Korney) Beyazıt'ının Önsözünde Trajedimde Türk âdetleri ve vecizeleri hakkında bildiklerimizi en iyi şekilde vermeye özen gösterdim diye polemiğe girmesi 16. ve 17. yüzyıllarda pek de önemli değildi. Önemli olan, Batı medeniyetinin evrensel (bütün dünya insanlığı için geçerli) olanı ifade etmede tek yetkili olarak kendisini görmesiydi.
Buna karşılık 18. yüzyıla gelindiğinde ise, rejime muhalefet edenler, o rejimden hareketle (zihinlerinde) karşıtını, yani Doğu'yu yaratarak, onu izafileştirmeye çalışırlar. Aslında onlar açısından Doğu'nun kendine özgü bir varoluşu asla söz konusu değildir, o sadece kendisinden hareketle değerlendirmeler yapılabilecek ve Kral 15. Louis'nin (Lui) yönetimini tenkit etmeye yarayacak bir negatiftir. Montesquieu'nün İran Mektupları'nda Doğu, Fransa gerçeğinin öteki tarafı, tersine çevrilmiş görüntüsü, eleştirilecek yüzüdür. Doğu her zaman Batı'ya ve Fransız gerçeğine bağlıdır. İster Pierre Bayle'in (Piyer Bel) Tenkit Sözlüğü'ndeki gibi Hz. Muhammed'in doğru bir biyografisi verilerek, kendisinde Fransa'daki dini baskının tam tersi bir hoşgörünün bulunduğu savunulsun, isterse onda Voltaire'in (Volter) Muhammed'inde olduğu gibi siyasi despotluğun hizmetindeki dini bir sahtekarlık Örneğinin görüldüğü ileri sürülsün, İslâm (ve daha