İlk başta sadece hızlı akan, absürt olaylarla dolu eski bir macera hikâyesi gibi geliyor ancak sayfalar ilerledikçe aslında insanın dünyaya bakışını sorgulayan çok sert bir hiciv olduğunu fark ediyorsun. Romanın başkahramanı Candide, hocası Pangloss’un “Bu dünya mümkün dünyaların en iyisidir” düşüncesine inanarak büyüyor. Fakat yaşadığı savaşlar, kayıplar ve adaletsizlikler onu bu düşünceyi sorgulamaya itiyor. Kitabın dili ağır felsefe kitapları gibi yorucu değil. Mizahı, ironisi ve sürekli değişen olayları sayesinde akıp gidiyor. Karamsar değil ama saf iyimserliği de kabul etmiyor. Dünyadaki savaşlar, felaketler, dini ikiyüzlülük ve kör iyimserliğin alaycı bir dille eleştirildiği kitap, büyük teoriler yerine insanın kendi yaşamına, emeğine ve somut gerçeklere yönelmesinin daha anlamlı olduğunu söylüyor. İnsan hayatındaki kötülükleri inkâr etmeden, yine de yaşamanın ve kendi küçük alanında bir şeyler üretmenin değerli olduğunu. “bahçemizi yeşertmemiz” gerektiğini.