Bu kitap ilk defa katılacağım bir kitap klübünün kitabıydı, normal şartlarda benim almayacağım bir kitaptı ama okuduğum için mutluyum gerçekten.
James Tiptree Jr.’ın çarpıcı novellası, üç erkek astronotun uzay görevleri sırasında yaşadıkları bir arıza sonucu bilinmeyen bir geleceğe savrulmalarıyla başlar. Lorimer, Dave ve Bud, iletişim kopukluğu yaşadıkları için sürekli “Houston, Houston, beni duyuyor musun?” diye çağrı atarlar; ancak hiçbir yanıt alamazlar. Dünya’dan tamamen yalıtılmış hâlde sürüklenirken karşılarına yardım çağrılarına cevap veren bir gemi çıkar. Bu gemidekiler, ilk bakışta tuhaf bir sakinlik ve yumuşaklıkla davranan kadınlardır. Üstelik ekip tamamen kadınlardan oluşmaktadır.
Bu kısımdan sonra kitabı okumayı düşünenler okumasın, spoiler içerir.
Kadınlar onları güler yüzlü, sakin, ölçülü bir profesyonellikle karşılar; hiçbir agresyon, hiçbir gerginlik yoktur. Erkekler ise şaşkındır, çünkü kadınlar yalnızca mürettebat değil, aynı zamanda insanlığın tek temsilcileridir. Erkekler yüzyıllar önce yok olmuş, bir salgın veya bir zincirleme felaket sonucu soyları tükenmiştir. Kadınlar ise toplumu klonlama yoluyla, şiddetin ve ataerkilliğin olmadığı bir düzen kurarak sürdürmüştür.
Başta nazik görünen bu karşılaşma, zamanla bir gerilim hattına dönüşür. Çünkü kadınlar yalnızca yardım eden bir ekip değildir; aynı zamanda üç erkeğin davranışlarını bilimsel bir titizlikle gözlemleyen bir araştırma grubudur. Erkekler farkında değildir ama her hareketleri, konuşma biçimleri, birbirleriyle iletişimleri, kadınlara karşı tutumları, inceleniyordur.
Erkeklerin kendi içlerinde de karakter farkları hızla açığa çıkar. Bud saldırganlık eğilimli, buyurgan ve “eski dünyanın erkekliği”ni en uç haliyle temsil eder; kadınları küçümser, gücü ele geçirmeye çalışır, komut verme