Özlem Neşe Beydili

Puan vermedi
Semerkant’ta beni en çok etkileyen şey, Amin Maalouf’un tarihsel olarak birebir örtüşmeyen hayatları aynı zihinsel sahnede buluşturma cesaretiydi. Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah… Tarihte yolları bu kadar net kesişmemiş olsa da, Maalouf onları aynı çağın üç farklı ihtimali gibi yan yana koyuyor: düşünce, iktidar ve mutlak inanç. Bu kitap bana şunu hissettirdi: Aynı dönemde yaşayan insanlar, aynı sorulara bambaşka cevaplar verdiklerinde tarih dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Ve bazen bu cevaplar, yüzyıllar boyunca sürecek yaraların başlangıcı oluyor. Semerkant’ı okurken bir “olanı” değil, olabilirdi duygusunu izliyorsun. Romanın gücü de tam burada: Tarihi anlatmıyor, tarihle düşünüyor. Konusu: 11. yüzyıl İran’ında, Selçuklu düzeni, Batınîlik hareketi ve bireysel düşüncenin çatıştığı bir zemin. Ömer Hayyam’ın rubaileri etrafında şekillenen hikâye; Nizamülmülk’ün devlet aklıyla, Hasan Sabbah’ın örgütlü inancı arasında sıkışmış bir çağın ruhunu anlatır. Tarihsel gerçeklerden beslenir ama onları edebi bir kadrajda yeniden kurar.
SemerkantAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 200174,6bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi
Yüzüncü Ad’ı okurken hissettiğim şey, bir maceradan çok uzun bir tedirginlikti. Bir şeylerin çok önemli olduğuna inanıldığı ama kimsenin tam olarak neye tutunduğunu bilmediği o hâl… Bu kitap bana, bilmekle inanmak arasındaki farkın ne kadar tehlikeli olabileceğini düşündürmüştü. İnsanlar bir cevap aradıklarında, bazen cevabın kendisinden çok ona yükledikleri anlamla hareket ediyorlar. Yıllar sonra ayrıntıları değil, şu duygu kaldı bende: Belirsizlik, insanı gerçeğe değil; çoğu zaman umuda yaklaştırıyor. Ve hâlâ şu soru aklımda: Bir şey seni ayakta tutuyorsa, onun ne olduğu gerçekten önemli mi? KONUSU: 17. yüzyılda, “Canavar’ın Yılı” olarak anılan bir dönemde geçen roman; dünyanın sonuna dair kehanetler, kutsal metinler ve bir antika tüccarının uzun yolculuğu üzerinden ilerler. Yüzüncü Ad’ın peşindeki bu arayış, zamanla inanç, umut ve aldanma kavramlarını sorgulayan bir hikâyeye dönüşür.
Yüzüncü AdAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 20188,2bin okunma
Puan vermedi
Mülksüzler’i okurken kendimi sürekli iki düşünce arasında gidip gelirken buldum. Bir yere hak veriyorum, sonra hemen arkasından içim itiraz ediyor. Kitap bana “işte doğrusu bu” demedi hiç; tam tersine, doğru sandığım şeylerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Özgürlük dediğimiz şeyin bedelini, eşitliğin nasıl ağırlaşabildiğini hissettim. Okudukça rahatsız oldum ama bu rahatsızlık kötü değildi. Daha çok şunu düşündürdü: Ben hangi düzende yaşamak isterdim sanıyorum ve hangisine gerçekten dayanabilirim? Kitabı bitirdiğimde cevaplardan çok sorular kalmıştı. Ve galiba Mülksüzler’in asıl etkisi de tam olarak bu. Konusu: İki gezegen, iki düzen, iki farklı “doğru”. Le Guin, bir bilimkurgu hikâyesi kurar ama asıl meselesi siyasettir, ahlaktır, özgürlüktür. Kahraman bir dünyadan diğerine geçerken okur da sistemler arasında gidip gelir. Hiçbiri tam anlamıyla iyi ya da kötü değildir. Roman ilerledikçe tek bir soru ağırlaşır: Bir düzen insanı özgürleştirirken başka bir şeyi elinden alıyorsa, buna özgürlük denir mi? — Ursula K. Le Guin
1000Kitap
MülksüzlerUrsula K. Le Guin · Metis Yayınları · 202215,6bin okunma
Puan vermedi
İnsancıklar’ı okurken okur, başta sadece iki insanın mektuplarına tanık olduğunu sanır. Dil sade, hikâye sessizdir. Ama sayfalar ilerledikçe bu sadeliğin altından derin bir incinmişlik sızmaya başlar. Okur, büyük trajedilerle değil, küçük cümlelerle yaralanır. Bu kitabı okurken, ağlamadım ama içimde bir şey sürekli sıkıştı. Çünkü Dostoyevski burada acıyı bağırarak değil, utanarak anlatır. Yoksulluk, sevgi, onur ve çaresizlik yan yana durur; kimse tam olarak şikâyet etmez ama herkes biraz eksiktir. İnsancıklar, bende şu hissi bıraktı: Bazı insanlar hayatta kalır, ama yaşamaya cesaret edemez. Ve bu farkı görmek, kitabı kapattıktan sonra bile insanın yakasını bırakmaz. Konusu: Bu roman büyük olaylar anlatmaz. Mektuplar vardır, yoksulluk vardır, incinmişlik vardır. Kahramanlar hayatta kalmaya değil, onurlarını korumaya çalışır. Dostoyevski, yoksulluğu romantikleştirmez; sessizce gösterir. Roman ilerledikçe insanın en çok neye muhtaç olduğunu görürüz: anlaşılmaya. İnsancıklar, küçük hayatların ne kadar büyük acılar taşıyabildiğini anlatan sade ama derin bir romandır. — Fyodor Dostoyevski
İnsancıklarFyodor Dostoyevski · Can Yayınları · 202376,8bin okunma
Puan vermedi
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken insanın başına tuhaf bir şey geliyor. Önce gülümsüyorsun. Sonra bir yerde durup “ben niye buna gülüyorum?” diye düşünüyorsun. Kitap şaka yapmıyor; tam tersine, her şeyi son derece ciddi anlatıyor. İşte komik olan da bu ciddiyet. Okudukça, anlamsız ama resmî görünen işler, kimsenin sorgulamadığı kurumlar, büyük laflarla yürütülen küçük hayatlar tanıdık gelmeye başlıyor. Kahkaha atıyorsun ama ardından hafif bir sıkışma geliyor; çünkü anlatılan şey yalnızca geçmişe ait değil. Bu kitap eğlendirmek için yazılmış gibi durmuyor, ama yine de güldürüyor. Ve o gülüş, insana biraz kendini hatırlatıyor. Okurken zaman zaman keyif alıyor, zaman zaman rahatsız oluyorsun. Sanırım Tanpınar’ın asıl marifeti de burada: Okuru hem güldürüp hem düşünmeye zorlamak. Konusu: Bir enstitü kurulur; amacı saatleri ayarlamaktır. Ama zamanla bu iş, hayatı düzenleme iddiasına dönüşür. Roman ilerledikçe enstitünün kendisi bir boşluk makinesine dönüşür. Tanpınar, modernleşmenin nasıl bir taklit ve gösteriye dönüştüğünü ironik bir dille anlatır. Her şey ciddidir ama hiçbir şey gerçek değildir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, bir toplumun zamanı ayarlamaya çalışırken aklını nasıl kaybettiğini gösteren çok katmanlı bir romandır. — Ahmet Hamdi Tanpınar
Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar · Dergâh Yayınları · 202452,9bin okunma