İnsancıklar’ı okurken okur, başta sadece iki insanın mektuplarına tanık olduğunu sanır. Dil sade, hikâye sessizdir. Ama sayfalar ilerledikçe bu sadeliğin altından derin bir incinmişlik sızmaya başlar. Okur, büyük trajedilerle değil, küçük cümlelerle yaralanır.
Bu kitabı okurken, ağlamadım ama içimde bir şey sürekli sıkıştı. Çünkü Dostoyevski burada acıyı bağırarak değil, utanarak anlatır. Yoksulluk, sevgi, onur ve çaresizlik yan yana durur; kimse tam olarak şikâyet etmez ama herkes biraz eksiktir.
İnsancıklar, bende şu hissi bıraktı:
Bazı insanlar hayatta kalır, ama yaşamaya cesaret edemez.
Ve bu farkı görmek, kitabı kapattıktan sonra bile insanın yakasını bırakmaz.
Konusu:
Bu roman büyük olaylar anlatmaz. Mektuplar vardır, yoksulluk vardır, incinmişlik vardır. Kahramanlar hayatta kalmaya değil, onurlarını korumaya çalışır. Dostoyevski, yoksulluğu romantikleştirmez; sessizce gösterir. Roman ilerledikçe insanın en çok neye muhtaç olduğunu görürüz: anlaşılmaya. İnsancıklar, küçük hayatların ne kadar büyük acılar taşıyabildiğini anlatan sade ama derin bir romandır.
— Fyodor Dostoyevski