Kaç kere elimin gittiğini, kaç kere kitabı okuyamadan geri bıraktığımı saymadım.
Tutunamayanlar birçok okurda tam olarak bunu yapar:
bir yerde tutar, sonra bir anda iter. Sıkıntıdan değil; aşırı bilinçten. Oğuz Atay okuru akışla değil, dil oyunlarıyla ve zihinsel sıçramalarla sınar. Bir süre sonra metin, hikâye anlatmaktan çok kendiyle konuşmaya başlar. İşte orada bazı okurlar kopar.
Sonunda geriye sadece Olric kalır. Olric’in kalması çok manidardır. Çünkü Olric, romanın yükü değil; sığınağıdır. Metnin ironisi, yorgunluğu ve kırılganlığı onda toplanır. Birçok kişi kitabı değil, Olric’i hatırlar. Bu bir eksiklik değil; aksine kitabın okurda bıraktığı izdir.
Şunu net söyleyeyim:
Tutunamayanlar herkesin her dönemde okuyacağı bir kitap değil. Bazen yıllarca rafta durması gerekir. Gün gelir, açtığında seni sıkmaz; seni yakalar. Gelmezse de bir kayıp değildir.
Bazı kitaplar okunmayı beklemez.
Okurun hazır olmasını bekler.
Konusu:
Bu roman bir kaybın ardından başlar. Ama aranan kişi kadar, onu arayan da çözülür. Dil parçalanır, anlatı dağılır, ciddiyetle alay iç içe geçer. Oğuz Atay, modern bireyin dünyaya neden tutunamadığını anlatır. Roman ilerledikçe okur şunu fark eder: Bu bir uyumsuzluk değil, uyum sağlayamamanın bilincidir. Tutunamayanlar, anlaşılmak isteyenlerin değil, anlaşamayacağını bilenlerin romanıdır.
— Oğuz Atay