Semerkant’ta beni en çok etkileyen şey, Amin Maalouf’un tarihsel olarak birebir örtüşmeyen hayatları aynı zihinsel sahnede buluşturma cesaretiydi.
Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah… Tarihte yolları bu kadar net kesişmemiş olsa da, Maalouf onları aynı çağın üç farklı ihtimali gibi yan yana koyuyor: düşünce, iktidar ve mutlak inanç.
Bu kitap bana şunu hissettirdi:
Aynı dönemde yaşayan insanlar, aynı sorulara bambaşka cevaplar verdiklerinde tarih dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Ve bazen bu cevaplar, yüzyıllar boyunca sürecek yaraların başlangıcı oluyor.
Semerkant’ı okurken bir “olanı” değil, olabilirdi duygusunu izliyorsun.
Romanın gücü de tam burada: Tarihi anlatmıyor, tarihle düşünüyor.
Konusu:
11. yüzyıl İran’ında, Selçuklu düzeni, Batınîlik hareketi ve bireysel düşüncenin çatıştığı bir zemin. Ömer Hayyam’ın rubaileri etrafında şekillenen hikâye; Nizamülmülk’ün devlet aklıyla, Hasan Sabbah’ın örgütlü inancı arasında sıkışmış bir çağın ruhunu anlatır. Tarihsel gerçeklerden beslenir ama onları edebi bir kadrajda yeniden kurar.