Şato’yu okurken ilk hissettiğim şey şaşkınlık değil, yorgunluk olur. Çünkü kitap seni bir yere götürmez; seni orada tutar. Sürekli bir kapı vardır ama açılmaz, bir yetkili vardır ama gelmez, bir cevap vardır ama verilmez. Okur olarak ilerlediğini sanırsın, ama her adımda biraz daha geri düşersin.
Bir süre sonra sinir başlar. “Bu iş niye çözülmüyor?” dersin. Tam o anda fark edersin: Zaten çözülmesi gerekmiyor. Kafka seni bir hikâyeye değil, bir duruma sokar. Bürokrasi, belirsizlik, otorite; hepsi sis gibi yayılır ve sen de o sisin içinde kalırsın.
En rahatsız edici olan şu olur: Kimse açıkça kötü değildir. Herkes kibar, herkes kurallara uygundur. Ama yine de hiçbir şey işlemez. İşte Şato’nun asıl darbesi burada gelir. Kötülük bağırmaz, oyalanır. Baskı yasaklamaz, bekletir.
Kitap bittiğinde “anladım” demezsin. Şunu dersin: “Ben de bu sistemin içinde kalabilirdim.” Ve bu düşünce, sayfalar kapandıktan sonra bile seni bırakmaz.
Konusu:
Bir adam bir köye gelir ve şatoyla bağlantı kurmaya çalışır. Ama şato hep uzaktadır; mektuplar gelir, görevliler konuşur, kurallar işler yine de hiçbir şey ilerlemez. Kafka bu romanda yetkiyi bir merkez olarak değil, ulaşılamazlık olarak kurar. Hikâye akmaz; sürünür, dolanır, oyalanır. Tam da bu yüzden etkileyicidir. Okur, kahramanla birlikte şunu fark eder: Asıl tuzak kapıların kapalı olması değil, hâlâ açılabileceğine inanılmasıdır.
— Franz Kafka