Veba’yı okurken ilk gelen his korku değil; tuhaf bir tanıdıklık. Her şey yavaş ilerliyor, kimse başta tam olarak ne olduğunu kabul etmek istemiyor. Okur da bu inkârın içine çekiliyor. “Geçer,” diyorsun. “Abartılıyor,” diyorsun. Ta ki geçmediğini anlayana kadar.
Kitap ilerledikçe salgın arka planda kalıyor; asıl mesele insanların tavırları oluyor. Kim direnir, kim uyum sağlar, kim sessizce vazgeçer… Camus, büyük duygulara abanmaz; soğukkanlı anlatımıyla insanın içini daha çok sıkar.
Veba’yı bitirdiğinde şunu fark ediyorsun: Okuduğun şey bir hastalık hikâyesi değil, bir insanlık sınavı. Ve en rahatsız edici tarafı şu oluyor: Bu sınav hiç bitmiyor.
Konusu:
Bir şehirde veba baş gösterir. Başta kimse ciddiye almaz. Sonra kapılar kapanır, ölümler artar, hayat daralır. Roman ilerledikçe salgın bir olay olmaktan çıkar, bir alışkanlığa dönüşür. Camus, kahramanlar yaratmaz; görevini yapan, direnen, yorulan insanları anlatır. Asıl mesele hastalık değil, insanların felakete nasıl uyum sağladığıdır. Veba, kötülüğün bazen olağanüstü değil, sıradan bir şey olduğunu gösterir. Okur romanı kapattığında şu soruyla kalır: İnsan, her şeye alışabiliyorsa bu bir güç mü, yoksa tehlike mi?
— Albert Camus