felsefî bir kavram olarak ortaya çıkmış "üst-insan"ın, teoriden pratiğe geçirildiği vakit bir insanı yıkıma götürmesinin zorunlu oluşunun poetik bir anlatımı. bilmenin, daha doğru bir ifadeyle, "farkında olmanın" getirdiği zorunlu yalnızlık, "toplumsal bir varlık" olarak nitelendirilen insan için yıkımdan başka ne getirebilir ki?
nietzsche, bilimin ve bilmenin yıkıcılığını zamanında teşhis edebilmişti. bu yıkıcılığı engelleyebilmek için sanat ve özellikle de felsefeye görevler yüklemişti. onun kurduğu medeniyet tasvirinde, felsefenin dengeleyici ve frenleyici bir rolü vardı. dozunda bir metafiziği ve hattâ mistisizmi bile gerekli görüyordu. aksi hâlde bilim ve bilme hırsının yok edici özelliklerinin dizginlenemeyeceğini ifade ediyordu. nitekim, i. ve ii. dünya savaşı bize nietzsche'nin haklılığını göstermiştir. bu, işin medeniyet kısmı.
bir de bireysel kısmı var. her ne kadar bilgeler gücün nicelikte değil de nitelikte olduğunu söyleseler de, "ayaktakımı" denilen kesimin sahip olduğu gücü yadsıyabilmek mümkün değildir. bu öyle bir güçtür ki, ya kendisi mahvolur ya da başkasını mahveder, bunun üçüncü bir sonucu yoktur. nitekim genelde toplum denilen canavar başkalarını mahveder. işte, üst-insan, karşısına zorunlu bir düşman olarak çıkan toplumu, kendi olarak ve kendi inançlarına bağlı kalarak, kendinden hiçbir şekilde taviz vermeksizin alt etmek gibi bir göreve zorunlu olarak sahiptir. yani, ya bu kişi toplumu alt edecek ve kendi ahlâkî standartlarına yükseltecek ya da toplum onu yok edecek.
açık deniz kenarında, bu zorunlu mücadelenin romanıdır. bireyin toplum tarafından nasıl mahvedildiğini ilmek ilmek dokuyarak anlatır.
[not: kanaatimce, bu romanın mütemmim cüz'ü niteliğinde olan bir balzac romanı var: tılsımlı deri. bu romanda da toplumun bireyi nasıl mahvettiği