“Demir Ökçe”, bence üç nedenle dünya klasikleri arasında yer almayı ve kuşaklar boyu okunmayı hak ediyor: Birincisi, 1906 yılında yazımına başlanan romanın ilk distopya örneği olarak edebiyat tarihine geçmesi. Öyle ki, George Orwell’in “1984”ü, büyük ölçüde London’un “Demir Ökçe”sinden esinleniyor. İkincisi, şaşırtıcı derecede başarılı gelecek öngörüleri içermesi; ki daha 1900lerin başında, savaşlar ve faşist rejimler ufukta görünmezken, London’un bu doğru tahminleri siyasetteki uzmanlığını ve topluma yakınlığını gösteriyor. Üçüncüsü, ve bence en önemlisi, kapitalizmin ana vatanından, bu düzeni kıyasıya, acımasızca, sansürsüz, korkmadan eleştirebilen cesur yazarı. Böyle bir yazara şapka çıkarılır öncelikle…
MS 2600 yılında Anthony Meredith isimli bir akademisyenin bulduğu, yüzyıllar öncesine ait notlar vasıtasıyla bilinmeyen geçmişe, 1912-1932 yılları arasına gidiyoruz. Vahşi kapitalizmin şekillendiği ve sosyalizm ile savaşının pik noktasına ulaştığı bu yıllarda yaşananlar, oligarşik tiranlar tarafından bilinçli olarak tarih sahnesinden silinmiş ve yüzyıllar boyunca gelen tüm nesillerden özenle saklanmış. Avis Everhard’ın, dönemin ünlü sosyalist liderlerinden Martin Everhard’ın eşinin, günlük benzeri notlarını takip eden Meredith gizli kalmış bu döneme ışık tutmakla kalmıyor, aradan geçen 600 yılda değişen bir çok olguyu da dipnotlarla okuyucusuna aktarıyor. Bu sayede bizler hem tarihte yaşanan bu büyük savaşımı, hem de izleyen dönemde insanlığın nasıl evrildiğini Meredith’in yazılarından takip ediyoruz.
Burjuva sınıfına mensup, tanınmış bir akademisyenin kızı olan ve üniversite eğitimi alan Avis ile Martin’in aşkına romanın ilk bölümünde şahit oluyoruz. Avis’in aksine düzenli bir eğitim almamış, kendi
“Demir Ökçe”, bence üç nedenle dünya klasikleri arasında yer almayı ve kuşaklar boyu okunmayı hak ediyor: Birincisi, 1906 yılında yazımına başlanan romanın ilk distopya örneği olarak edebiyat tarihine geçmesi. Öyle ki, George Orwell’in “1984”ü, büyük ölçüde London’un “Demir Ökçe”sinden esinleniyor. İkincisi, şaşırtıcı derecede başarılı gelecek öngörüleri içermesi; ki daha 1900lerin başında, savaşlar ve faşist rejimler ufukta görünmezken, London’un bu doğru tahminleri siyasetteki uzmanlığını ve topluma yakınlığını gösteriyor. Üçüncüsü, ve bence en önemlisi, kapitalizmin ana vatanından, bu düzeni kıyasıya, acımasızca, sansürsüz, korkmadan eleştirebilen cesur yazarı. Böyle bir yazara şapka çıkarılır öncelikle…
MS 2600 yılında Anthony Meredith isimli bir akademisyenin bulduğu, yüzyıllar öncesine ait notlar vasıtasıyla bilinmeyen geçmişe, 1912-1932 yılları arasına gidiyoruz. Vahşi kapitalizmin şekillendiği ve sosyalizm ile savaşının pik noktasına ulaştığı bu yıllarda yaşananlar, oligarşik tiranlar tarafından bilinçli olarak tarih sahnesinden silinmiş ve yüzyıllar boyunca gelen tüm nesillerden özenle saklanmış. Avis Everhard’ın, dönemin ünlü sosyalist liderlerinden Martin Everhard’ın eşinin, günlük benzeri notlarını takip eden Meredith gizli kalmış bu döneme ışık tutmakla kalmıyor, aradan geçen 600 yılda değişen bir çok olguyu da dipnotlarla okuyucusuna aktarıyor. Bu sayede bizler hem tarihte yaşanan bu büyük savaşımı, hem de izleyen dönemde insanlığın nasıl evrildiğini Meredith’in yazılarından takip ediyoruz.
Burjuva sınıfına mensup, tanınmış bir akademisyenin kızı olan ve üniversite eğitimi alan Avis ile Martin’in aşkına romanın ilk bölümünde şahit oluyoruz. Avis’in aksine düzenli bir eğitim almamış, kendi