Okuduğum siyasi bir kitapta fazlaca adının geçmesi ile merak edip okumaya başladığım kitap; Demir Ökçe.
Kitabın adı, kapitalizmi sembolize ediyor. Ökçe bildiğimiz anlamında, demir ise sertliğinden dolayı kullanılmış. Emeği ve alın terini olabildiğince sert şekilde eziyor Demir Ökçe. Yani anlaşılacağı üzere Jack London bu kitabında sömürü düzenini kaleme almış.
Kitap 1908 yılında yazılmış, yani kara dörtlemeden çok önce kaleme alınmış, bir distopik eser.
Jack London sanki hükümetlerin proletarya karşısındaki gelecek politikasını öngörmüş, satır satır işlemiş. Tam da bu sebepten distopya olarak kabul ediliyor.
Demir Ökçe didaktik bir roman; London sosyalizmi, işçi sınıfını, oligarşiyi, kapitalizmi tane tane anlatmış.
Kitabın kurgusunda oligarşik bir sistem var. Bu sistemin karşısında tüm inancıyla yer alan işçi sınıfı var. Jack London sosyalizm mücadelesi sırasında yaşanan olaylar üzerinden, emeğin ve dayanışmanın önemini, örgütlü mücadeleyi ve bir olunursa, ne kadar güçlü olunabileceğini yazmış.
Fikir mücadelesinin, işçi devriminin sıcak savaşa dönüşmesi ile sokaklardaki kaosu çok iyi anlatmış.
Kitabın ana karakteri olan Ernest Everhard’ın [fiziki özellikleri Martın Eden’e benziyor :) ] ideolojik tartışmalardaki fikirleri, yazarın bunu yansıtma şekli, edebiyatın siyasetle buluşması muazzam anlatılmış.
London kitapta özellikle Jackson isimli işçinin yaşadıklarının anlatıldığı bölümler ile, kapitalizmin ve sosyalizmin proletarya üzerindeki etkisini çarpıcı bir biçimde anlatılmış.
Ülkemizde 1980 döneminde yasaklanan kitaplardan biri de Demir Ökçe. Kitabın satır aralarında ilerledikçe, siyasilerin bu kitaptan neden bu kadar korktuğunu daha iyi anlıyoruz.
Varlığından bu kadar geç haberdar olduğum için hayıflandığım bu kitabı okurken, Jack London beni oldukça
“Demir Ökçe”, bence üç nedenle dünya klasikleri arasında yer almayı ve kuşaklar boyu okunmayı hak ediyor: Birincisi, 1906 yılında yazımına başlanan romanın ilk distopya örneği olarak edebiyat tarihine geçmesi. Öyle ki, George Orwell’in “1984”ü, büyük ölçüde London’un “Demir Ökçe”sinden esinleniyor. İkincisi, şaşırtıcı derecede başarılı gelecek öngörüleri içermesi; ki daha 1900lerin başında, savaşlar ve faşist rejimler ufukta görünmezken, London’un bu doğru tahminleri siyasetteki uzmanlığını ve topluma yakınlığını gösteriyor. Üçüncüsü, ve bence en önemlisi, kapitalizmin ana vatanından, bu düzeni kıyasıya, acımasızca, sansürsüz, korkmadan eleştirebilen cesur yazarı. Böyle bir yazara şapka çıkarılır öncelikle…
MS 2600 yılında Anthony Meredith isimli bir akademisyenin bulduğu, yüzyıllar öncesine ait notlar vasıtasıyla bilinmeyen geçmişe, 1912-1932 yılları arasına gidiyoruz. Vahşi kapitalizmin şekillendiği ve sosyalizm ile savaşının pik noktasına ulaştığı bu yıllarda yaşananlar, oligarşik tiranlar tarafından bilinçli olarak tarih sahnesinden silinmiş ve yüzyıllar boyunca gelen tüm nesillerden özenle saklanmış. Avis Everhard’ın, dönemin ünlü sosyalist liderlerinden Martin Everhard’ın eşinin, günlük benzeri notlarını takip eden Meredith gizli kalmış bu döneme ışık tutmakla kalmıyor, aradan geçen 600 yılda değişen bir çok olguyu da dipnotlarla okuyucusuna aktarıyor. Bu sayede bizler hem tarihte yaşanan bu büyük savaşımı, hem de izleyen dönemde insanlığın nasıl evrildiğini Meredith’in yazılarından takip ediyoruz.
Burjuva sınıfına mensup, tanınmış bir akademisyenin kızı olan ve üniversite eğitimi alan Avis ile Martin’in aşkına romanın ilk bölümünde şahit oluyoruz. Avis’in aksine düzenli bir eğitim almamış, kendi
Demir ökçe
Evet güzel bir eserin daha sonuna geldim.
Demir Ökçe, sanırım şimdiye kadar okuduğum gerçekleşen en iyi distopik eser. Yazıldığı dönem 1906 yılında Jack London Demir Ökçe'yi kurguladığında dünya henüz kapitalist düzenin pençesine tam anlamıyla düşmemişken, kitaptaki temel saptamaların halen günümüzde geçerliliğini koruduğunu hatta Demir Ökçe'nin pençesinde -birkaç ülke hariç- tüm ülkelerin can cekiştiğini görebiliyoruz.
Kitabın her bir cümlesi özenle okunması, üzerine kafa yorulması gereken bir kitap. Dil anlatım yönünden yormayan, akıcılığını her sayfada koruyan bir eser.
İncelememi bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
Elbiselerinizde kan damlıyor hanımefendi.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Demir ÖkçeJack London · Oda Yayınları · 200619,4bin okunma
Yaşasın devrim! Kitap, fizikçi profesörün kızı olan Aves' in Ernest'le tanışması ve gerçek dünyayı keşfetmesiyle başlıyor. Tüm kitabı Ernest'in karısı Aves'in ağzından dinliyoruz . Kitabın konusu; oligarşi ve sosyalizmin , aristokratların ve işçi sınıfının, plütokratların ve proletaryanın kanlı savaşı. Kitabı okurken hiç sıkılmadım. Kitap, ilk distopya olarak geçiyor olsa da distopya değil de günümüz dünyasından bir kesit gibi geldi. Görünürde kast sistemi olmasa da malesef hâla zengin ve fakirin arasında uçurumlar var. Durumu iyi olan Aves , Ernest'ın aristokratlarla girdiği tartışmaları dinledikçe asıl hayatın kendi yaşadığı hayat olmadığını, beyaz elbisesinin bile saf beyaz olmadığının farkına varır. Bu farkındalık Profesörün, Psikosun ve Aves'in ve daha nice yoldaşların hayatını derinden etkiler, hatta derinden değiştirir ve yavaş yavaş işçi sınıfına katılıp çok daha sonraları devrimci olurlar. Dünya hepimizin olsa da yapılan haksızlıklar herkese farklı dünyalar sunuyor aslında. Zulme uğrayanların bir araya gelince nasıl güçlü olduğunu ve bütün sistemi altüst ettiğini birkez daha görmüş oluyoruz. Devrim sadece kazanmak için değil kaybederken de kazanmak içindir.
Öncelikle kitap distopyanın ilk örneklerinden biri diye geçiyor. Halktan biri olan, insan/toplum sosyolojisini çok iyi bilen London, hikayesini bir kadının gözünden anlatmış. Oligarşinin ve kapitalizmin işçi sınıfını nasıl sonuna kadar sömürdüğü ve bu sisteme karşı direnen, örgütlenmeye çalışan devrimcileri konu edinmiş. Iyi okumalar.
Demir ÖkçeJack London · Oda Yayınları · 200619,4bin okunma
Bana göre sosyalist mücadelenin başarıya ulaşmamasının en büyük problemi, her zaman aydınların öncülük etmesi oldu.
Marksizm’in olayı neydi?
İşçi sınıfı, proletarya sosyalizme öncülük etsin.
Ama öyle olmadı!
Liderler her zaman aydındı.
İşçi kitleler bütün devrimci kitaplarda ve gerçek hikayelerde ya cahil cühela birer işçiydi ya da başlarına gelen olaylardan acılardan, etraflarında gördükleri ibretlik durumlardan etkilenip, feyz alıp kominist olmaya karar vermiş ve zamanla gelişen kitap kahramanları. Ya da tam tersi işçi sınıfına önderlik etmeye çalışan üniversiteliler!
Ama
Jack London Demir Ökçenin daha ilk sayfasında, tamamen dönüşmüş, entelektüel işçi bir devrimci koyuyor.
Yani Jack London kulağımıza fısıldıyor; artık bırakın! Bir insan nasıl bir iyi bir devrimciye dönüştüğünü, çekirdekten nasıl devrimci yetiştirildiğini, bunu geçin! Bununla vakit kaybetmeyin. Hikayenin içine girin.
Kitabın başından sonuna kadar gelişmeleri o okusun size.
Buraya kadar okuduysanız sağ olun. gerçekten devamını getirecek gücü kendimde görmüyorum, çünkü saatlerimi alacak bir inceleme olacak.
İyi akşamlar.
Demir ÖkçeJack London · Oda Yayınları · 200619,4bin okunma
Ağır ama her satırı gerçek bir sistem eleştirisi. Orwell'ın 1984'ünün sert olduğunu düşünüyorsanız, bir de Demir Ökçe'yi okuyun derim. Jack London'ı Martin Eden ve Beyaz Diş'ten sonra rafa kaldırmıştım, özlem gidereyim dedim ama fena çarptı. Her çağda güncelliğini koruyacak kitaplardan biri olduğu için okunmalı. =)
Demir ÖkçeJack London · Oda Yayınları · 200619,4bin okunma
Günümüze de ışık tutabilecek anlatımları mevcut olan bir kitap. Kesinlikle okunması gereken listesine alınmalı. İlerki yıllarda tekrar okumayı düşünüyorum
Demir ÖkçeJack London · Oda Yayınları · 200619,4bin okunma
Geçmişten geleceğe fısıldayan kitap. Bir tarafta sabahın 06.00’sında kalkmaya mecbur olanlar, öğlen yemeğini evinden getirenler, akşam eve yürüyerek dönenler bir tarafta da kusana kadar yemek yiyenler, ceplerdeki bozukluklarda gözü olanlar, tröstleşen, makineleşen, emeksizleşen, kurdukları ucube imparatorluğundaki sefa sürenlerin savaşı. Ernest, bu savaşın kahramanı
.
Jack London / Demir Ökçe
Distopya Edebiyatının ilk örneği olarak kabul edilen bir eser #DemirÖkçe. Emekçi sınıfı ve onların yanında olmak isteyenlerin yaşadıklarını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. İki karşıt düşüncenin savaşı, başka bir deyişle ezen ve ezilenin mücadelesini okuyoruz. Demir Ökçe, burada ezen sınıfa verilen isimdir.
Sınıf farkını, ekonomiyi, insanların çıkar çatışmalarını ve bencilliklerini çok güzel ifade etmiş. O yıllarda öngörülüp yazılan bu distopyanın aslında gerçekleri yansıttığını görüyor ve o zamanlardan bu zamanlara pek bir şeyin değişmemiş olduğunu fark ediyorsunuz.
Farklı görüşlerde olan iki kişinin tanışması ve zamanla aynı yolda aynı amaçlar uğruna birlikte hareket etmeleri. Hayatını devrime adayan ve bu uğurda savaş veren bir adam Ernest Everhard. 1912-1932 yılları arasında yaşanılanları eşi Avis Everhard tarafından kaleme alınmış. Yıllar sonra bu değerli el yazması bulunuyor ve sonunun getirilemediğini, eşinin infazı ile ilgili gerçekleri yazacak kadar yaşayamadığını anlıyoruz.
Gerçekler öğrenilmesin diye alınan önlemler, çarpıtılan sözler ve pes ettirme çabaları tam bir güç gösterisi oluştururken bunlara karşı mücadele eden ve sesini duyurmak için her fırsatı değerlendiren grubun verdiği mücadele okunulması gereken bir farkındalık içeriyor.
Kitabın çoğu sayfasında yer alan dipnotlar ilk başlarda biraz kafa karışıklığına ve gerçek mi kurgu mu diye şaşkınlığa sebep olsa da, sonradan anlıyorsunuz ki hikayeyi besleyen detayları oluşturuyor. Yazarın hiçbir ayrıntıyı atlamadan gerçeklere dayanabilecek şekilde hikayenin altını desteklemesi olayları gerçekten yaşanmış gibi hissettirmiş.
Fikirlerin sürekli tartışılması, sanki sendikaların toplantısına katılmış ve saatlerce onlarla fikir alışverişi yapmışsınız gibi yorucu bir
Demir ÖkçeJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202519,4bin okunma
12 Ocak 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek adı John Griffith Chaney’dir. Evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelen Jack London, soyadını, henüz sekiz aylıkken annesinin evlendiği John London adlı savaş gazisinden aldı. Maddi sıkıntılar nedeniyle küçük yaşta okulu bırakıp gazete satıcılığı, tayfalık, balıkçılık, istiridye korsanlığı, gazetecilik, sahil koruma devriyeliği gibi çeşitli işlerde çalıştı ve Amerikan işçi sınıfını tanıdı. 1894’te serserilik suçlamasıyla otuz gün hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra hayatını değiştirmek arzusuyla liseye kayıt yaptırdı. Lise öğrenimini bir senede tamamlayarak 1896 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi. Bir dönem okuyabildiği üniversiteden maddi zorluklar sebebiyle ayrıldı. 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı ama bir yıl sonra yine yoksul ve işsiz olarak geri döndü. Yoğun bir çalışma programı hazırlayarak şansını yazarlıkta denemeye karar verdi. Soneler, baladlar, nükteli fıkralar, anekdotlar, korku ve serüven öyküleri yazmaya başladı. 1909’da yazdığı Martin Eden bu dönemi yansıtması bakımından otobiyografik izler taşır. İlk kitabı Kurt Dölü (1900) büyük ilgiyle karşılandı. Aynı yıl Elisabeth Maddern ile evlendi ve bu evlilikten iki kızı oldu. Ancak bu beraberlik uzun ömürlü olmadı ve 1904’te sona erdi. Charmian Kittredge ile ikinci evliliğin ardından 1916’da Kaliforniaya’daki çiftliğinde hayatını kaybetti. London yazarlık kariyeri boyunca elliye yakın kitap yazdı ve döneminin en çok okunan yazarlarından biri oldu. Yazdıkları, yaşadıkları etrafında şekillenmiş, sosyalizmin de etkisiyle toplumcu bir dünya görüşüne ulaşmıştır. Başlıca eserleri arasında Beyaz Diş, Martin Eden, Uçurum İnsanları, Vahşetin Çağrısı yer alır.