Dslvmrslv

Dslvmrslv
@ccatharsis
Hissizliğin koynundan, hiçliklerin ortasına...
Dslvmrslv bir yorumu yanıtladı.
Yıllardır “biz ve onlar” diliyle insanlar ayrıştırılıyor; din, kimlik, köken üzerinden kurulan bu hatlar aslında en kolay yönetme biçimi. Çünkü bölünmüş bir toplum, ortak derdini konuşamaz. Ama: ekonomi, geçim derdi, güvensizlik, gelecek kaygısı kimlik sormuyor. Pazara çıkan da aynı, kirayı düşünen de, çocuğunun yarınını dert eden de… Sıkıntılar ortak ama anlatı sürekli farklılaştırılıyor ki insanlar yan yana gelmesin. Savaşlar meselesi de tam buraya oturuyor. Çoğu zaman “iyi–kötü” diye paketleniyor ama derine indiğinde güç, çıkar ve hâkimiyet savaşı olduğunu görüyorsun. Bedelini ödeyenler ise hep sıradan insanlar. O yüzden “iyilik ve kötülük” kavramları, güç sahiplerinin dilinde çok kolay araçsallaştırılıyor. Belki de asıl mesele şu: İyilik; kimliğe değil, insana bakabilmek. Kötülük ise; insanı araç, sayıyı da gerekçe yapmak. Bunları görmek insanı umutsuz yapabiliyor ama aynı zamanda berraklaştırıyor da. Çünkü sorunun nerede olduğunu anlayınca, en azından oyunun dilini yutmamayı öğreniyorsun.
👌Feraset ve izânınız hayranlık uyandırıyor, Sizi tebrik ederim Kıymetli Hocam🌹 tespit ve görüşlerinizin her satırına canı gönülden katılıyorum. 🙏İzninizle kitabımdan konuya dair bir kaç paragrafı eklemek isterim👇 11 Eylül sonrası "küresel terörle savaş" adı altında yürütülen politikalar, toplumların insanlık dokusunu parçalamış, milyonları yalnızca biyolojik varlıklarını sürdürebilir hâle getirmiştir. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi; insan ihtiyaçlarını en altta "fizyolojik gereksinimler" ve hemen üzerinde "güvenlik" olmak üzere beş temel basamakta sınıflandırır. Bu kuramın temel yasasına göre; bir birey ya da toplum, en alt basamaktaki güvenlik ve hayatta kalma ihtiyacını tam olarak stabilize etmeden, üst basamaklardaki sosyal aidiyet, saygınlık ve nihayetinde "kendini gerçekleştirme" (yani tam huzur ve mutluluk) evresine geçemez. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ne göre bir toplumun "kendini gerçekleştirmesi" için önce temel güvenlik ve fizyolojik ihtiyaçlarını stabilize etmesi gerekir. Ancak Batı destekli Siyonist ve emperyalist odaklar, coğrafyamızda çıkardıkları savaşlar, iç karışıklıklar ve terör dalgalarıyla insanımızı iki asırdır "Hayatta Kalma (Survive) Modu"na hapsetmiştir. Maslow’un piramidini bile yetersiz bırakan bu antropolojik saldırıda, insana ait aidiyet, onur, haysiyet ve kendini gerçekleştirme gibi yüksek insani katmanlar sistematik biçimde yok edilmiştir. Ortadoğu halkları artık, "güvenlikten öteye geçemeyen" bir varoluşa hapsedilerek, ruhsal olarak sömürgeleştirilmiş travmatik toplumlar hâline getirilmiştir. Batı'nın bu anlayışı, gücü mutlaklaştırır ve zulmü meşrulaştırır. Oysa, dünyaya bir kez çocukluk penceresinden bakıp hakikate erişmek için gelen masumiyeti bile imha etmektedirler. Louise Glück, bu kayboluşu veciz bir şekilde belirtmişti: "Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta. Geri kalanı hatıradır." Bosna'da, 4 yaşında, öldürülmeden az önce "Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?" diye soran çocuğun acı bilinci; İsrail saldırısı altındaki Gazze'de "Çok yoruldum artık. Ölüp dinlenmek istiyorum" diyen çocuğun tükenmişliği ve bir diğer Gazze'li çocuğun "Babamın şehadetine dayandığım için cennete gireceğim değil mi? Cennette açlık yok, çikolata yiyebileceğim" masumiyeti, bu vahşetin en keskin kanıtıdır. Şair İbrahim Tenekeci'nin bu duruma karşı yükselen omuz silkmesi, cürmün derinliğini ve ağırlığını göstermektedir: "kar yağarken serçeleri seyrettim çocuklarım geldi birden aklıma sabırsızlanıyorlar büyümek için gelmeyin, burası derin!" demek zorunda kalıyordu. Milyonlarca insanı sadece nefes alan biyolojik birer nesneye indirgeyen bu küresel mekanizma, aslında en büyük cinayetini çocukların ufkunda işlemektedir. Bosna’dan Gazze’ye uzanan o kanlı coğrafyada, küçük bedenlere büyük kurşunları reva gören bu sistem, sadece binaları değil, insanın hakikat penceresini de karartmaktadır. Şair İbrahim Tenekeci’nin; "Gelmeyin, burası derin!" diye haykırarak çocuklarını korumaya çalıştığı bu zifiri karanlığın mimarları kimlerdir? Kimdir bu; gökyüzünü bir mezar kapağı gibi çocukların üzerine kapatan, henüz oyun çağındaki evlatlarımıza kendi kanlı senaryolarını bir hayat gerçeği diye dayatan ve insanlığın en saf hali olan çocukluk masumiyetini, o buz gibi 'emperyal' hırsların çukurunda infaz edenler?" Bu soru, sadece siyasi bir fail arayışı değildir; bu, ruhsal olarak sömürgeleştirilmeye çalışılan tüm insanlığın, kendi onurunu geri alma mücadelesinin ilk çığlığıdır. Zira, insanı onurundan ve aidiyetinden koparıp sadece "yaşayan bir ölüye" dönüştüren bu küresel düzen, çocukların "ölüp dinlenmek istediği" bir dünya, sadece güvenlik zafiyeti olan bir yer değil, emperyal bir aklın vicdanını tamamen kaybettiği karanlık bir laboratuvardır. Franz Kafka’nın "Dayanılmaz olan aslında yaşam değil, insanlarmış" sitemi ve Rainer Maria Rilke’nin "İnsanların çoğu, yaşanmamış bir hayattan ölüyor" uyarısıyla karşı karşıyayız. Ne yazık ki bugün içinde bulunduğumuz dönem, bu sitem ve uyarıların çok ötesinde bir "insanlık buhranı" teşkil etmektedir. Karşımızdaki manzara; azgın bir çağın ötesinde, insanlığın adeta "yaşanmamış hayatlar mezarlığına" dönüştüğü trajik bir evredir. Çocukların masumiyetine kasteden, onların kanı ve organları üzerinden vahşi bir sömürü arayan, küçücük ellerine silah tutuşturup ruhlarını karartan azılı bir barbarlık, modern dünyanın vitrinini parçalamıştır. Çoktan başlamış olan 3. Dünya Savaşı’nın dumanları arasında; para, makam ve şehvet hırslarının peşinde savrulan, biyolojik olarak yetişkin ama ruhsal olarak henüz olgunlaşmamış "iktidar çocuklarının" bağırtıları yükseliyor. Bu karanlık tabloda hakikat şudur: "Hiçbir savaşın kazananı yoktur; çıkarlar savaşır, masumlar ölür." Jean-Paul Sartre’ın o sarsıcı tespitiyle; "Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür." Bu trajik döngünün en acımasız cilvesi ise şudur: "...ve kalanlar zenginleri iktidara taşır." İşte bu kirli denklemin birer dişlisi haline gelen "iktidar çocuklarının", küresel vahşete bilerek yahut bilmeyerek sundukları hizmetlerin faturasını; tam da Sartre'ın işaret ettiği o ezilen, hırpalanan ve savaşın tozuna mahkûm edilen masum vatandaşlar canlarıyla ödüyor. Gücü elinde tutanların kurguladığı bu "çıkarlar savaşı", bedeli yoksulların ve çocukların ödediği bir tiyatroya dönüşürken, geride kalanların o zenginleri yeniden iktidar kürsüsüne taşıması, insanlık buhranının en derin ve en paradoksal yarasını oluşturuyor. Vicdan Medeniyeti’nin ihyası, modernitenin insanı ruhsuz bir nesneye indirgeyen felsefi hatasını düzeltmekle başlar. Bu noktada devlet-toplum-birey ilişkisi, seküler bir zeminden mukaddes bir ufka doğru evrilir. Modern psikolojinin zirvesi kabul edilen Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi, bireyin en üst basamakta "kendini gerçekleştirmesini" hedefler. Devletin sunduğu güvenlik, adalet ve refah imkânları; seküler bir bakış açısıyla bireyin bu potansiyelini açığa çıkarmasına hizmet ederken, aslında bizim medeniyet tasavvurumuzda bu durum Hz. İnsan’a hürmetin en temel ve kuşatıcı adımıdır. Ancak bizim medeniyetimiz için "kendini gerçekleştirme" süreci, Maslow’un çizdiği sınırların çok ötesine geçer. Bu yolculuk, Pîr-i Türkistan Yesevî’den Konevî’ye kadar anlatageldiğimiz o manevi merhalelerin zirvesidir. Vahdet-i Vücud sisteminin kurucusu İbnü’l-Arabî’nin perspektifiyle bu süreç, bireyin sadece sosyal bir başarı elde etmesi değil; nefis tezkiyesi ve manevi arınma ile Vahdet Mertebelerini bir bir tırmanmasıdır. Bu mertebeleri tırmanan fert, şahsi hırslarından ve "Homo Economicus" sığlığından sıyrılarak İnsan-ı Kamil ufkuna ulaşır. İşte o makamda insan, İbnü’l-Arabî’nin o sarsıcı ifadesiyle; "Hakk'ın gören gözü ve tutan eli" olur. Bu, ferdin artık sadece kendi çıkarı için değil, ilahi bir adalet ve merhametin yeryüzündeki faili olarak hareket etmesi demektir. Hürmetin Epistemolojisi tam burada bir devlet doktrinine dönüşür: Devlet, ferdin sadece biyolojik varlığını değil, onun "Hakk’ın gören gözü" olma potansiyelini de korumakla yükümlüdür. Hz. İnsan’a hürmet etmeyen hiçbir yapı; ne adaleti, ne özgürlüğü, ne de gerçek bir bekâyı yaşatabilir. Türkiye’nin beklenen rolü, kâinatın bu en şerefli özetini her türlü zihinsel ve fiziksel işgalden koruyarak, onu bu muazzam tekamül yolculuğunda özgür kılmaktır. 🙏🌷
Harika paylaşımınız için teşekkür ederim Yahya Bey, savaşın her türlüsü insan onurunu yok sayan her duruma karşıyız, insan olabilmek sorumluluğunu ve vicdanını yürekten hissettiren dizeler olmuş.
1 yanıtı göster
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
Dslvmrslv yorumladı.
"Ya istiklâl, ya ölüm!"
__"Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa
Türkiye
Tebrik ederim Yahya Bey size yakışan mükemmel bir anlatım olmuş.
Dslvmrslv
Dslvmrslv
Çok teşekkür ederim Hanımefendi🙏💐 Teveccühünüz, Var olunuz🌹
Dslvmrslv bir yorumu yanıtladı.
Yaz yürüyüşü, kış yürüyüşü olayı bile kendi içinde o kadar farklı dinamiği varken yağmur, çamur, rüzgar, güneş, kar.. İnsanoğlunun anlık ruh değişiminin ne kadar makul olduğu daha anlaşılır bilhassa kadınların.
😂 her konuda bir mazeretiniz var çünkü
Buraya makale de yazardım zira aynı frekansta değiliz 😀
1 yanıtı göster
Dslvmrslv yorumladı.
Alıntı
İçe işlemiş bir sevgi var kalem izinde bir tabaka alt tarafa da geçmiş o kadar bastırmış ki ruhu kağıt üzerinde derin iz bırakmış.
Güzel hissetmişsiniz :) derinliği
Dslvmrslv bir yorumu yanıtladı.
Hisler gerçektir akıl oyun oynar sezgilere güvenin.
Hisler yanılır ve yanıltır, sezgilere güven çok risklidir ve hiç bir şey için kanıt olmaz
Risk hayatta her zaman vardır deneme yanılma yöntemi ile benim deneyimim bu doğrultuda her insanın tekamül Plânı elbette farklıdır istisnalar olabilir.