Bazı ilişkiler anlatıldığında edebi bir derinlikten çok, tedirgin edici bir karanlık hissi bırakıyor insanın içinde. Özellikle yaşlı bir adamın küçücük bir kıza duyduğu arzu, hâlâ nasıl edebi bir mesele olarak ele alınabiliyor, anlamakta güçlük çekiyorum.
Kadın karakterlerin bu kadar sık nesneleştirilmesi — bir hediye, bir araç, bir sahiplik göstergesi gibi yazılması — edebiyatın neresine düşüyor, merak ediyorum.
Söz konusu kitapta, 90 yaşındaki bir adam, 14 yaşındaki bir kızı kendine doğum günü hediyesi olarak kiralıyor. Evet, bu kitap Nobel ödülü almış. Ama ben bu hikâyede edebi bir değer değil, iç karartıcı bir itiraf görüyorum.
Bana kalırsa bu, hayatı boyunca parasını kadın bedeni üzerinde tüketmiş, arzularının kölesi olmuş, ruhu iğdiş edilmiş bir adamın çürümüşlük hikâyesi. İnsan sormadan edemiyor: Bu ne zaman, nasıl ve neden "büyük edebiyat" sayılır oldu?
Bazı metinler, yalnızca yazıldıkları değil, nasıl okunduklarıyla da yüzleşmeli. Okuyucunun midesini bulandıran, vicdanını sızlatan anlatılar, salt "cesur" oldukları için kutsanmamalı. Edebiyat, arzunun değil, insanlığın izini sürmeli.