Yalnızlık beni tüm hayatım boyunca kovaladı; evde, okulda, durakta, parkta, insanların arasında… Her yerde. Ne deriz “yalnız” kelimesinin kökü için? Yalın… Yalından yalnızlık. Yalın ne demektir? Karmaşık olmayan, kolay anlaşılan, gösterişsiz, süssüz, sade.
Böyle güzel bir kökten gelen bu kelimenin insana hissettirdiği duyguları çağrıştıran bir sürü şarkı vardır mesela.Örneğin Sertab Erener der ki: “Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte, acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette…” Sonra Gülben Ergen seslenir oradan:
“Yalnızlık alır götürür, vay beni, yazık bana.”
Sonra Özgün der ki: “Yalnızlık dört yanımı sarmış olsa da…” Ve o son vurucu darbeyi Cem Adrian yapar, “Yalnızlık” ismini verdiği ve baştan sona yalnızlığı anlattığı şarkısında: “Yalnızlık öldürüyor seni, öldürüyor beni.”
diyerek yalnızlığın insana hissettirdiği tüm duygulara tek cümleyle tercüme olur.
Peki, öldürebilir mi yalnızlık insanı?
Bence insanı yalnızlık öldürmez de, içinde bulunduğu ilişki içerisinde tek başına çabalıyormuş hissi öldürür.
Bence insanı yalnızlık öldürmez de, ailesiyle birlikte yaşamasına rağmen hissettiği yalnızlık duygusu öldürür.
Bence insanı yalnızlık öldürmez de, kalabalık bir arkadaş grubuna bile kendini ait hissedememe duygusu öldürür.
Bence insanı yalnızlık öldürmez de, bir sürü insanın yaşadığı bir şehirde bir an durup etrafına baktığında kendi gözüne anlamlı gelen tek bir gözün bile olmadığı duygusu öldürür.
Peki, Samim gibi düşünsem… Bir Simeranya yaratsam kendime… Desem ki: “Yalnızlık, yaratıcı düşüncenin ön koşuludur.” Oradan beni destekleyen iki felsefi düşünce bulsam. Virginia Woolf mesela, “Kendine Ait Bir Oda”nın üretim için gerekliliğini vurgularken,yalnızlığın mahrem alanı, düşüncenin mekanı olduğunu söyler.Öte yandan Nietzsche içinse yalnızlık, üstün insanın