Medeniyet Bir Boya mı, Yoksa Derin Bir Kök mü?
Rutger Bregman'ın "İnsanlık: İyimser Bir Tarih" kitabını bitirdiğimde, insan doğasına dair içimde büyük bir umut yeşermişti. Bregman, bize öğretilen o karamsar mitleri, özellikle de "medeniyetin ince bir kabuk olduğu" fikrini yerle bir ediyordu. Bunu kanıtlamak için kullandığı en güçlü örnek ise Sineklerin Tanrısı'nın tam tersinin yaşandığı gerçek bir hayat hikayesiydi. Bregman'ı okuduktan sonra, bu kadar güçlü bir anti-tezin üzerine oturduğu o meşhur eseri, yani William Golding'in Sineklerin Tanrısı'nı merak edip okudum.
Kitaba, "Bregman haklı, insanlar iyidir" önyargısıyla başladığımı itiraf etmeliyim. Ancak Golding'in yarattığı atmosfer, daha ilk sayfalardan itibaren bu iyimserliği sarsmaya ve içinize bir şüphe tohumu ekmeye başlıyor.
Sineklerin Tanrısı, cennet gibi ıssız bir adaya düşen bir grup İngiliz okul çocuğuyla başlar. Yetişkinlerin olmadığı bu dünyada, ilk başta her şey "medeni" bir oyundur. Lider seçmek için bir denizkabuğu (düzen ve demokrasi), kurtarılmak için bir işaret ateşi (umut ve mantık) vardır. Ancak Golding, bu medeniyet dekorunu sayfa sayfa, acımasızca söker atar.
Kitabı bir başyapıt yapan şey, kötülüğün dışarıdan, bir canavar formunda gelmemesidir. Aksine, kötülük bizzat çocukların içinden, en ilkel dürtülerden filizlenir. Kuralları temsil eden Ralph'in liderliği, avlanmanın ve gücün ilkel zevkini sunan Jack'in anarşisi karşısında erir. Mantığı temsil eden Piggy (Domuzcuk) alay konusu olur, denizkabuğu gücünü yitirir ve o "Canavar" korkusu, Jack'in elinde kitleleri kontrol eden bir silaha dönüşür.
Golding'in tezi acımasız ve nettir: Medeniyet, bizi içimizdeki vahşetten koruyan ince bir boyadır. O boya kazındığı anda, altından saf kötülük çıkar. "Sineklerin Tanrısı" (mızrağa geçirilmiş