Peygamberimiz insanlar üzerinde Allahı’n bir “vekili, halifesi” değildir. Onların koruyucusu da değildir. Onun görevi mucize göstermek değil, hak ve adalete davettir. Dileyen hidayeti seçer, dileyen sapıklığı. Onlara hidayete erdirecek Allah’tır.
Kur’an a göre nübüvvetin temel işlevi “aracılık” değil elçiliktir. Nübüvvet Tanrı’nın insanla iletişim kurduğu ancak tek yönlü çalışan bir mekanizmadır. Vahiy, insanı sorumluluk altına sokar. Bu sorumluluktan nebi de muaf değildir.
Eğer Kur’an ile tanışmaz, aklımız onunla inşa etmez, nebevi sünnete/halis dine dönmez isek, korkarım Pavlus ve ashabının İsa (a.s.) ve Havarilerini saf dışı ettiği gibi, Bizim Pavluslar da hakiki Müslümanları, muvahhitleri yeryüzünden silecekler!
İmam Suddi‘ye göre ayette zikredilen «Allah’ın nimeti» Allah Resul’ünün peygamberliğidir. Bunun kendilerine gösterilen bunca mucizelerle tanıdıkları halde inatları yüzünden yine de inkar ederler. İşte onlar Allah’ın adını ettiği bu ve benzeri nimetleri çok iyi bilirler, hatta onların Allah’tan olduğunu da kabul ederler. Fakat ibadete gelince, Allah’ın emirlerini değil, kendi kötü nefislerinin emirlerini dinlerler. Bu ayet ilim ve akıl sahibi olmak ile iman etmenin aynı şeyler olmadığını, imanın her şeyden üstünlüğünü ifade eder.
«Saptırmanın bilgisizce olması» saptırıla dönük bir keyfiyettir. Yani uydukları yolun sapıklık olduğunu bilmeden sapmışlardır demektir. Bu da tek başına iyi niyetin yetersizliğini, ihlasla beraber, doğruluğun tespiti için gayret sarf etmenin gerekli olduğunu gösterir.