Kişi, dünyada var olduğunu idrâk ettikten sonra varoluş -existence- formundan olmak -être- formuna doğru bir yolculuk yapar. Edebiyat ve Felsefe dersinde ikisinin ayrımı hususunu uzun uzadıya konuşmuştuk. Bir taş da dünyada var olur, kalem de. -kendinde varlık- İnsanın var olması bunlardan farklıdır. -kendi-için-varlık- İnsanı özgürlüğe mahkûm eden bir şey vardır ki o da seçimleri, tercihleridir. Onu olmaya, kendini gerçekleştirmeye sürükleyecek şey bu seçimlerdir. Anlam, seçimlerle yaratılır. Bu da bir çeşit sorumluluğu doğurur. Martin, seçimleri ve aldığı sorumluluk dahilinde kendini yarattı, bu doğru. Ama anlamı dışsal bir etmene -Ruth’a- bağladığı için o anlamın yitmesiyle yarattığı her değere yabancılaşmış oldu. Tabii ki bu da onun London’un tabiriyle ‘’sevgiye ihtiyaç duyduğunu bile fark etmemiş’’ olması, Ruth’tan gördüğü sevgi -bence değildi- kırıntısını yaşamının başat faktörü hâline getirip onu idealize etmesinden kaynaklanıyordu. Martin, sevilmek istediği biçimde sevdi Ruth’u. Ruth ise her ne kadar Martin’i sevdiğini söylese de onu biçimlendirmeye, kafasındaki kalıplara sokmaya çalıştı. Olmayınca da…
Bu bağlamda Martin’in intiharı, Frankl’in tabiriyle bir varoluşsal boşluktan kaynaklanıyor. Hem çevresel hem ilişkisel hem kendilik bağlamında yabancılaşmanın doruklarını yaşayan Martin, kitabının basılıp şöhret kazanmasından sonra dahi beklediği hazza erişemiyor. Çünkü tek bir anlam için kendini bu yola adamıştı: Ruth. O, Martin’in yazar olmasıyla geri geldiğinde dahi Martin için bu bir anlam ifade etmiyor çünkü insanların iki yüzlülüklerini, samimiyetsizliklerini görmüş oluyor. Brissenden’ın intiharı da bence romanda çok önemli bir yerde duruyor çünkü bir bağlamda Martin’in kendini yeniden keşfine imkân sağlayan karakterlerden birisi.
Bir öğretmenim, Martin