Bazı cümleler var ki sanki yüzyıllar önce değil de dün gece yazılmış gibi. Hatta öyle ki, okurken bir an duruyorsun, elindekine bakıyorsun ve diyorsun ki: “Bu nasıl olur da benim içimden geçenleri bu kadar sade, bu kadar net anlatır?” Tam da burası, insanı çarpan yer. Çünkü bu satırlar sana vaaz vermiyor, yukarıdan bakmıyor, akıl satmıyor. Sadece oturuyor karşına, gözlerinin içine bakıyor ve fısıldıyor: “Ben de senin gibiyim.”
Hayat, hep bir yerlere yetişme telaşı. Bir yandan kaygılar, öbür yandan insanlar... Herkes bir şey istiyor, herkes bir şey söylüyor. Ama kimse gerçekten dinlemiyor. İşte tam o noktada bu satırlar çıkıyor karşına. Diyor ki: “Kendini unutma. İçindeki o sessiz sesi duy. Herkes bir şeyler anlatıyor ama sen ne diyorsun kendine?”
İçsel bir yolculuk bu. Bir nevi aynaya bakmak gibi ama öyle fiziksel bir görüntü değil kastettiğim; kalbine, zihnine, özüne bakmak. Gün içinde sinirlendiğin, sabrının zorlandığı, insanların ne dediğine kafanı taktığın anlarda, seni silkeler gibi konuşuyor. Ve her cümlesiyle hatırlatıyor: Bu dünya geçici. Gücün, statünün, güzelliğin, gençliğin… Hepsi geçici. Geriye bir tek karakterin, sabrın, vicdanın kalıyor.
Ve bu yolculukta sana sadece güçlenmeyi değil, yumuşamayı da öğretiyor. Diyor ki: “Öfkeyle değil, anlayışla yaklaş. Çünkü karşındaki de senin gibi biri. Korkuları, kaygıları, geçmişi var. Kimse durduk yere kötü olmuyor.” Ne büyük bir hatırlatma… Hem güçlü hem merhametli olmayı unuttuk çünkü. Ya kırıyoruz ya susuyoruz. Oysa bazen sadece anlamaya çalışmak bile yeterli.
Bir de ölüm var tabii, hep konuşmaktan çekindiğimiz. Ama burada öyle bir anlatılıyor ki korkutmuyor. Aksine hafifletiyor insanı. Çünkü sürekli ertelenen, yok sayılan o gerçek, seni aslında yaşamın tam merkezine getiriyor. Diyor ki: “Hatırla, bu hayat sana